« Önceki | Sonraki »

11/5/2007

bu aralar...

 

Altay Öktem’in yeni kitabı “Sık Rastlanan Hastalıklar Atlası”nı büyük bir keyifle okuyorum. Tıp alanındaki birikimini, şairlik / yazarlık yeteneğini ve o sevimli deliliğini konuşturuyor yine Altay Öktem. Kitabı okurken insan bazen nerde olduğunu unutup yerli yersiz kahkahalar atabiliyor. Dikkatli olmak lazım. Çünkü aynısı metroda okurken başıma geldi, sonra n’apacağımı şaşırdım. Penguen’deki o nefis yazılarını da en kısa zamanda kitaplaştırmasını diliyoruz Altay Amca’dan.

 

Postadan uzun yıllar sonra faturalar dışında bir şey almanın  sevincini yaşıyorum. Şeref de olmasa hepten unutmuştuk postacılarımızın yüzlerini, seslerini. Şeref Bilsel’in editörlüğünde çıkan “Sonra Edebiyat” dergisini çok sevdim. Umarım edebiyat dünyasında kalıcı olur. Dergiyi elime aldığımda aklıma ilk gelen, Şeref’in editörlüğünde çıkan dergilerin birer birer kapanışı ve Haydar Ergülen’in onun için söylediği beni çok güldüren söz oldu: “Eskiden şairler pavyon kapatırdı; sen dergi kapatıyorsun.” İlerde saklamak için Sonra Edebiyat’ı alalım; çünkü nitelikli dergilerin ilk sayısı çok özeldir, saklanılasıdır.

 

“Ankara’ya kibirli bir Raskolnikov edasıyla gelmiştim. Ama çok geçmeden o tertemiz sicilimle mesnetsiz bir iftiraya uğramış tedirgin bir Joseph K’ dan başka biri olmadığımı anlayacaktım...” diyen, yazısında Stephan Dedalus Kompleksi’ne değinen Ahmet Ataş’ın yazısı dergide önemsediğim, çok sevdiğim yazıların başındaydı.

 

Yaklaşık bir senedir büyük bir emekle hazırladığımız oyunu nihayet sahneledik. Başrol oyuncumuzun oyun sırasında düşüp ayak bileğini burkması (oyunda en çok alkış alan sahneydi) ve efektlerin sırasının karışması dışında her şey iyiydi. Tabii bir de oyundan önce çıkan kavgayı saymazsak... Brecht’ten, Beckett’ten bihaber, Bach’ın adını oyunda duyan çocuklarımızla yine de mucizeler yarattık, gururluyuz, mutluyuz!...  Onları çok seviyoruz.

 

Iskaladığım filmlerin en başında gelen, hala seyretmediğimi duyanların yuhh be dedikleri Deney’i sonunda izleyebildim. Bu saatten sonra yorum yapmanın saçmalığını düşünerek sadece muhteşemdi demekle yetiniyorum. 

 

Yazılarını büyük bir keyifle takip ettiğimiz iyi bir yeraltı sitesi olan  http://www.caginalkin.com/ da bu aralar ses seda yok. Merak ettik yazıyoruz. Turgut’u seviyoruz.

9/5/2007

her şey ayrı yazılır / siya siyabend

Sözleri ayrı güzel, videosu ayrı…

Şehr-i İstanbul’u da çok özledik o ayrı…

9/5/2007

siya siyabend

 

Günlerdir Siya Siyabend’in elden ele yayılan sayısız demolarından birini dinliyorum. Belki kayıtlar berbat ama inanılmaz iyiler. Şiirse şiir, müzikse müzik... Doğaçlamaları insanı bir yerlere götürüyor ve o götürdüğü yerden bir daha da geri gelemiyorsunuz. Hayat karşısındaki sert tavırları, albüm yapmamaktaki, piyasanın pisliğine bulaşmamaktaki o güzel inatları, sokak müziğinin en iyisini yapmaları bugün onları yaşayan birer efsane haline getirdi. (Bir rivayete göre yıllar önce onları Beyoğlu’nda bir sokak arasında dinlemişim. Sevgili dostum Cihan, ısrarla öyle diyor. Sarhoştum, hatırlamıyorum!...)

 

Deniz Durukan’ın kendileriyle yaptığı röportajı okuduğumdan beridir daha bir seviyorum bu güzel adamları. Dinleyelim, dinletelim, üzerlerinde baskı kuralım, albüm çıkarttıralım ve sonra dönüp hep beraber bakalım metamorfoz yaşamışlar mı diye... Yaşamazlar tabii ki... Böyle adamlar sonuçta kolay kolay değişmez. Aslında kayıtları güzel bir albümle onları dinlemek hiç de fena olmazdı.

 

*** 

 

(...)

“İyi müzisyenlersiniz, bir çok insan da sizi dilden dile dolaştırıyor.

-Ne diyorlar? Arızalı mı diyorlar bizim için?

 

Arızalı mısınız bilemem, ama ben sizi sırtına eyer vurdurmayan atlara benzetiyorum. Yabanisiniz, evcilleşmiyorsunuz...

-Bu batıyor değil mi insanlara, açık açık söylesene. (Bu arada Dede Murat lafa giriyor) İkimizin de çocukluğunun geçtiği yerler birbirine benzer.

 

Neresi?

Dede Murat: Elazığ ile Tunceli arasında geçti çocukluğum.

Bizon: Benim de Kerem Ali dağlarının yanında. Eskişehir, Adapazarı arasında. Toprağa yakındık.

 

Tarzınız da aşık deyişleri, türkülerle süslenmiş.

Bizon: Biz şehir kültürüne uymak için bu müziği yapmıyoruz. Kentsoylular için olabilir, ama sonradan şehre gelmiş, arada kalmış o yozluk için değil yani. Ben belimde silah taşımam.

 

Siz dönem dönem evlerde, dönem dönem de sokaklarda yaşıyorsunuz.

-Evler patlıyor.

 

Nasıl yani?

-Çok basit. Gelen giden çok olduğu için. Arada tinerci çocuklar da geliyordu. Bizim apartmanda çocuk tiner çekmez ki! Oraya bilgisayar öğrenmeye geliyordu bazı çocuklar. Devrim öğretiyordu bilgisayarı, öyle bir kavradı ki çocuk, hayran hayran bakıyorduk ona. Bu, yapımcının bize kiraladığı evde oldu. Yapımcı bunu duyunca, "artık kiranızı ödemiyorum" dedi. Dışarıda kar yağıyordu. Ufacık çocuklardan söz ediyoruz, on iki yaşlarında, herkesin tırstığı. Onlar tecavüz edemez, çünkü zaten onların pipileri büyümüyor. Öyle bir durum var. Küçük çocuklar daha çabuk batıyor. Duygusal anlarımızın kırılması gibi.

 

Barlarda da olay çıkarıyormuşsunuz. Havada sandalye, masa falan uçuşuyormuş.

-Bodyguard arkadaşını döverse ne yaparsın? Şu Türkiye'deki erkeklerin ırza geçilme korkusu vardır ya. Çok net söyleyeceğim, bu korku yüzünden ırza geçer. Bu korkuyu da açık açık konuşamazlar. Haydar Dümen'in ağzına yakışır aslında bu. Onun söyleyebileceği bir şey. O aptal programlara çıkıp o aptal konuşmaları yapacağına arada bir şunları söyleyebilse.

 

Sokakta yaşamak tehlikeli değil mi? Yoksa siz mi daha tehlikelisiniz?

-Bir akşam bir olay olmuştu. Tehlike konusunda, keşke sana anlatabilseydim, ya da filmini çekebilseydim; tehlike nedir, ne anlama gelir? Ya da tehlike anında antrakta çıkmak ne demektir.

 

Sonuçta tehlikeyi yaratan yine insanın kendisi değil mi? Bazen en masum insan bile kendini korumaya çalışırken karşısındakinden daha tehlikeli olabilir.

-Doğru, ben bunu en iyi uyuşturucu kullananlarda gördüm, anladın mı? Kimyasal maddeleri kullananlarda olabilir, tiner kullananlarda... İnsanların yüzüne dikkatli bakıyor musun? Gözlerinin içindeki ışıklara bakmak lazım. Hayatta da böyle oluyor aslında. Bunları kaydediyor musun bilmiyorum ama aralarda, geçişlerde tınılar atlıyor mesela, hemfikir olduğumuz zaman duruyoruz (uzun bir süre susarak duruyor).

 

Mekanınız hep Beyoğlu mu?

-Yok, nerede olduğumuzu bilmiyoruz aslında. Plan proje yok. Yani plan projeden geçtik biz artık. Hayatını kurtarmaya çalışan bir sürü insanın içersinde sorumluluk duygusu var. Benim çocuğum olsaydı böyle düşünemezdim herhalde. Öte yandan, açık bir önerme bu. Yani iddia makamı değil. Radyo programı gibi röportaj yap aslında, eğer müzisyenlerle yapıyorsan. Masa başında çay içerek röportaj yapıyoruz... (Dede Murat'a dönerek Şu yağmur da başlamadı gitti. Birazdan başlar ama. Yağmur başlasa da işçiler dinlense. Senle karşılaşmadan önce işçiler iskele kuruyordu, biz de onlara bakıyorduk. İşimiz oydu yani. Şimdi aklıma onlar geldi. Birazdan biz senle röportaj yapacağız. Hep öyle oluyor.”

(...)

 

* Röportajın tamamı için: http://www.yerleske.net/makale355.html

 

** Bu arada ayakta uyuyormuşuz. Adamlar an(a)kara'da yakın bir geçmişte sağlam bir konser vermişler. Cihan öyle diyo...

Cihan'ım konser geçtikten sonra değil, önce haber vereceksin önce!... Öğretemedim gitti bunu sana.

4/5/2007

mecnûn dalı / şeref bilsel

 

Tam da şiirin artık bittiğini, hayatımızdan çıkıp gittiğini düşündüğümüz bu sıkıcı günlerde geldi Şeref’in şiirleri. Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan Mecnûn Dalı’nı çok sevdik. Elimizden düşüremedik. Bıkalım yetsin artık dedik ama ısrarla okumaya devam ettik. Kitaptaki her şiir birbirinden güzel. Şiirden anlayan tüm dostlara şiddetle tavsiye edilir.

***

 

Doğuran

 

Sen nereye gidersen oraya gideriz

zulmün mor kapılarından geçerek

aşkın ve yorgunluğun altın

kadehlerden içildiği ateşin kalbine

sıkarak yumruğumu bembeyaz

ormanlar içinde, düşünerek asfaltı

tuğla taşıyan kamyonlardan düşerek

gideriz… orada bir gök

eskimiş de olsa bulur bizi

köpeklerini öldürmeyen gümüş bir tanrı

buluruz belki

tırnaklarını nazla yiyen ayrılıklar

 

sen nereyi gösterirsen oraya

atlarla, trenlerle, rüyâlarla gideriz

türkülerin emzirdiği yaralı kadınlara

incir ağaçlarını ve dul sözcükleri görmeye

yeter ki yer göster

ben ter kan içinde ordayım, boynumda

yanlış evlerde büyüyen saçları çocukların

 

ben bir kadın olsaydım terlik satardım

güneşin alnında su içerdim durmadan

geçerdim bakılacak yerlerden

içimde titreyen uçurumları sızlatarak

doğurmak isterdim seni

geceyi doğuran sokaklı bir fener gibi

 

Şeref Bilsel

 

29/4/2007

Telgrafhane

 

Uyuyamayacaksın

Memleketinin hali

Seni seslerle uyandıracak

Oturup yazacaksın

Çünkü sen artık o eski sen değilsin

Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin,

Durmadan sesler alacak

Sesler vereceksin

Uyuyamayacaksın

Düzelmeden memleketinin hali

Düzelmeden dünyanın hali

Gözüne uyku girmez ki

Uyumayacaksın

Bir sis çanı gibi gecenin içinde

Ta gün ışıyıncaya kadar

Vakur, metin, sade

Çalacaksın.

 

M.C. ANDAY, 1952 

 

26/2/2007

Koku: Bir Katilin Hikayesi

 

Patrick Süskind'in insanı ürperten o muhteşem romanı Koku, aynı adlı başarılı bir sinema uyarlamasıyla vizyonda. İşin komiği yıllarca okumayı sebepsiz yere ertelediğim ve geçen ay bir gecede bitirdiğim ve hala etkisini üzerimden atamadığım romanı, bu kadar kısa bir süre sonra sinemada izlemenin şaşkınlığını ve tabii ki deli gibi sevincini yaşıyorum. Sinemaya uyarlanacağı içime doğmuş demek ki… Romanı okuduktan sonra Kubrick’in  “Kokuyu salonda hissedemezsiniz, bu yüzden de böyle bir şeyden bahseden bir romanı sinemaya uyarlayamazsınız” sözünü bir yerlerden okumuş ve ustaya saygım büyük olduğu için evet bence de bu film çekilemez demiştim. Özellikle de romanın çifte finalini düşününce…

 

Hayır çekilirmiş! Alman yönetmen Tom Tykwer  bu zor romandan başarılı bir film yaratmış. Ve o şok edici finalin de hakkını vererek hikayeyi büyüleyici bir biçimde aktarmış. (Gerçi ben hayallerimde daha muhteşemini çekmiştim o ayrı tabii…) Metne olabildiğince sadık kalındığını da söyleyebilirim. Her ne kadar romanda acınası ve bir o kadar da sevilesi çirkin yaratık Grenouille’nin filmde yakışıklı bir adam olması başlarda çok tuhaf gelse de sonra bu duruma alışıyor insan ve onun trajedisine kaptırmaktan alamıyor kendini. Yalnızlığın kokusu sinemaya ancak bu kadar güzel aktarılabilirdi. Koktuğumuz için  hepimiz şükredelim diyerek bugün artık “koku” romanı üzerine klasikleşmiş bir yorumla bitireyim sözümü.

 

Koku: Bir Katilin Öyküsü, hala izlemeyen dostlara şiddetle tavsiye edilir. Tabii ki önce romanı sonra filmi…

(BuRaK)

 

20/2/2007

Tutunamayanlar'dan

 

(Selim’den Günseli’ye;)

 

...yatağımızın yanında kitaplarımız duruyor... sen dört ben altı sayfa okuyunca uykumuz geliyor... aynı anda Fransızlar gibi iyi geceler diliyoruz Amerikalılar gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz sabaha tekrar buluşmak üzere ayrılıyoruz büfenin üstüne hiçbir şey koymuyoruz radyonun üstüne hiçbir şey koymuyoruz çünkü diğer küçük burjuvalar gibi görmemiş değiliz onlardan farkımızı biliyoruz gene de söylemiyoruz birbirimize bilmiyormuş gibi yapıyoruz sehpa örtüsü de kullanmıyoruz ama bunları hesaplayarak değil içimizden öyle geldiği için yapıyoruz onlardan farkımızı belirtmeye tenezzül etmiyoruz... ben kapıdan içeri girer girmez öpüşmüyoruz... her gün ayrı bir zamanda öpüşüyoruz ne zaman ne yapacağımız belli olmuyor serseri bir küçük burjuva ailesiyiz ne kabul günümüz var ne de belirli bir toplanma günlerimiz... başıboş bir hayat sürüyoruz ben her sabah daireye gidiyorum fakat nasıl oluyorsa gidişim kimsenin gidişine benzemiyor serseri bir memurum... ne otobüse binişimde ne biletçiye para uzatışımda ne dairede masamın başında oturuşumda hiçbirinde beylik bir durum yok olamıyor istesek de küçük burjuvalaşamıyoruz...

 

(Tutunamayanlar, s.484-5)

 

9/2/2007

insanın içini kanatan dizeler - II

 

"unutmadım aramızdaki beceriksiz dili  / dünya yordu bizi / benim de söyleyemediklerim var / hiç söyleyemeyeceğim onları belki de  /  uzun bir yolu geliyoruz seninle,  / yolu, geldikçe anlıyorum ki, biz,  /  bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.” (Birhan Keskin)

 

"unutma içi insanın derdidir / herkes son cehennemde artık kendidir" (Hüseyin Alemdar)

 

“her adımda yepyeni bir uçurum  /  keşke düşsem diyorum tam kurtulurken / tam ölürken ter içinde uyandırılıyorum  /  minik bir serçe yavrusunun tırnakları  /  onarıyor uykulu bakışlarımı” (Altay Öktem)

 

“şimdi dünyada gece / şimdi aşk köpeklik vesaire  /  şimdi deniz diplerindeki  /  mağaralarda / che guevara  /  şimdi sakallarım çılgınca uzamakta” (Onur Behramoğlu)

 

“çeksem tetiği, kimseler ölmez. Kuşatır eşyanın yılgınlığı; /  siyah! Gitgide uzaklaşan kent rüyasıyım. Kendine saplanan  /  ok olurum, yok olurum; ölemem!” (Turgay Kantürk)

 

 

“sana bakarken yaşlandım  /  susayım, kesilmiş bir damar anlatsın“ (M.Mahzun Doğan)

 

“gözümüzü açtık ölümü gördük biz geldik herkes ağlıyordu” (Onur Behramoğlu)

 

“sesimi bilerek kattığım sen  /  gelsin kırk şair çıkarsın benden.” (Şeref Bilsel)

 

“ben hep aynı kızı sevdim  /  kaburga kemiklerimdedir derin izi  /  öyle bir aynadır ki yüzlerimiz  /  hiç kimse göremez kendini” (Hüseyin Atlansoy)

 

"adına cinayetler işledim, saklamıyorum  /  itinayla dörde böldüm hayatı  /  herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan  /  sıyrılıp gittin çıkardığın yangından" (Altay Öktem) 

 

“susma! sustukça gülmeye devam edecek dünya” (Onur Behramoğlu)

 

“yağmur yağıyor hüngür hüngür / kendi üzerime yağıyorum”  (Yeşim Ağaoğlu)

 

"İçimden hep bir tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon çığlığıdır şair" (Engin Turgut)

 

“şiirin şirke düşen gamzesinden usandım  /  tutup bir avlu edindim kendime yerebakan / boğulmuş ağaçları göğe doğru yükselten bir çığlıkla  /  yükseldim mi düştüm mü  /  buradan anlaşılmıyor dünya  /  tutmayıp bir yoksunluk edindim ellerime  /  dedim gözün verdiği sadakadır gözyaşı  (Şeref Bilsel)

 

"serin bir rüyanın hatırınadır  /  çektiğim dünya ağrısı" (Birhan Keskin)

 

“paylaşacağız er-geç hatıra ve haritayı: ayrılacak yolumuz  /  bu şehir gibi ikiye bölüneceğiz, bu şehir gibi iki yakamız da  /  gelmeyecek birbirine; yalnızca intiharlar için kullanacağız  /  geçmek için köprüleri, bu ölümden bir başka ölüme sıçrayacağız” (Cenk Koyuncu)

7/2/2007

Cem Karaca'yı Anıyoruz

Ne böyle bir ses geldi bugüne dek, ne de böyle bir yorum…

                 Asla unutulmayacaksın!

 

Nöbetçinin Türküsü

 

(Bana yazdığın son mektubun ucunu

Bu sefer bilerek yakmamışsın

Şehre gitmeye karar verdiğini söylüyorsun

Sen bilirsin

Verdiğin bu kararın sen farkına varmamışsın)

 

Nöbette geceleyin

Ses geliyor dağlardan

Artık bir dönüşün yok

Düştüğün o yollardan

 

Yar beni o yar beni

İlle de yar o yar beni

Dağdan gelen ses değil

Mezara yar koyar beni

 

Şehirler güler amma

Kurt gibi kapar seni

Hayat güzeldir amma

Sermaye yapar seni

 

Nöbette geceleyin

Ses geliyor dağlardan

Artık bir dönüşün yok

Düştüğün o yollardan

 

Seni affedemem ki

Çektin gittin yoz oldun

Sana yar diyemem ki

Dile düştün söz oldun

 

(Cem Karaca)

1/2/2007

rüyalarımın yanan şehri

Resim: Gülçin Günaydın

 

Rüyalarımın yanan şehrindeyim. Depremden önceki hali ve sıcak bir mayıs gecesi… O zamanlar daha olric yoktu ama kafam yine de bu kadar karışıktı. Bir tek albayım var ama onunla da anlaşamıyoruz. Daha hayattan emekli olmamış ve gecekonduya taşınmamış. Karısı ve iki çocuğuyla birlikte cehennemini yaşamakla meşgul. Ben eve pek uğramıyorum ille de adres isteyenlere Anayurt Otel’ini gösteriyorum. Alkole bulanmış gecelerdeyiz ve fay hattının ne olduğunu henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Herkes kendi cehennemini yaşıyor. Boş şişelerle kanalizasyonda yüzen fareleri vurmaya çabalıyoruz. Bilge, gözlerini kapamış deniz ve fare dehşetini yaşıyor. Albayımın, aynı denizden çıkan balıkları, iki duble rakı eşliğinde nasıl iştahla yediğini hatırlayınca çok eğleniyorum. Bilge, “sen manyağın tekisin!” diyerek ağlıyor, manyak değilim. Farelerden birini sonunda vuruyorum ama ölmüyor. Pes ediyorum, ertesi gece aynı yere oltamla gelmeye karar veriyorum. Ona gidiyoruz. Rüyamda ne fareleri, ne de Bilge’yi görüyorum.

 

Uzun zamandır rüya görmüyorum. Kayalıkları, o boş şişeleri, fareleri, bilgeleri, rüyalarımın yanan şehrini unutmadığımı fark ediyorum şimdi denizi olmayan bir şehirde... Ve rakı - balıktan nefret ederim, bunu  insanlara anlatamıyorum.

(BuRaK)