eternal sunshine...
how happy is the blameless vestal's lot!
the world forgetting, by the world forgot.
eternal sunshine of the spotless mind!
each pray'r accepted, and each wish resign'd;
(A.Pope)
how happy is the blameless vestal's lot!
the world forgetting, by the world forgot.
eternal sunshine of the spotless mind!
each pray'r accepted, and each wish resign'd;
(A.Pope)
Patrick Süskind'in insanı ürperten o muhteşem romanı Koku, aynı adlı başarılı bir sinema uyarlamasıyla vizyonda. İşin komiği yıllarca okumayı sebepsiz yere ertelediğim ve geçen ay bir gecede bitirdiğim ve hala etkisini üzerimden atamadığım romanı, bu kadar kısa bir süre sonra sinemada izlemenin şaşkınlığını ve tabii ki deli gibi sevincini yaşıyorum. Sinemaya uyarlanacağı içime doğmuş demek ki… Romanı okuduktan sonra Kubrick’in “Kokuyu salonda hissedemezsiniz, bu yüzden de böyle bir şeyden bahseden bir romanı sinemaya uyarlayamazsınız” sözünü bir yerlerden okumuş ve ustaya saygım büyük olduğu için evet bence de bu film çekilemez demiştim. Özellikle de romanın çifte finalini düşününce…
Hayır çekilirmiş! Alman yönetmen Tom Tykwer bu zor romandan başarılı bir film yaratmış. Ve o şok edici finalin de hakkını vererek hikayeyi büyüleyici bir biçimde aktarmış. (Gerçi ben hayallerimde daha muhteşemini çekmiştim o ayrı tabii…) Metne olabildiğince sadık kalındığını da söyleyebilirim. Her ne kadar romanda acınası ve bir o kadar da sevilesi çirkin yaratık Grenouille’nin filmde yakışıklı bir adam olması başlarda çok tuhaf gelse de sonra bu duruma alışıyor insan ve onun trajedisine kaptırmaktan alamıyor kendini. Yalnızlığın kokusu sinemaya ancak bu kadar güzel aktarılabilirdi. Koktuğumuz için hepimiz şükredelim diyerek bugün artık “koku” romanı üzerine klasikleşmiş bir yorumla bitireyim sözümü.
Koku: Bir Katilin Öyküsü, hala izlemeyen dostlara şiddetle tavsiye edilir. Tabii ki önce romanı sonra filmi…
(BuRaK)
“Akıl Defteri” ve “Imsomnia” gibi unutulmaz filmlere imza atan usta yönetmen Christopher Nolan ve senarist kardeşi Jonathan Nolan’dan bir başyapıt "The Prestige". Sihir, rekabet, hırs, ölümüne bir kıskançlık ve karanlık sırlarla dolu bir dünya... Her sahnesiyle, ama özellikle muhteşem finaliyle, oyuncu kadrosu ve David Bowie’siyle soluk soluğa izlenecek, kaçırılmayacak bir film. Tanıdığım herkese hala seyretmediyseniz illaki izleyin, son yıllarda izlediğim en iyi film bu, diyorum. Babil'den sonra vizyonda izlenecek film bulamayanlara şiddetle tavsiye edilir. Prestige, 2006'nın sonuna yetişerek tüm oskarları silip süpürecek gibi gözüküyor diyerek de filmin üstüne sıcağı sıcağına iddialı bir yorum yapayım.
(BuRaK)
- Göremiyorsun değil mi?
- Görecek ne var?
"Her şeyi gördüm.
Ağaçları, rüzgarla dans eden yaprakları…
En iyi dostunun öldürdüğü adamı gördüm.
Ve yaşamadan biten hayatları…
Ne olduğunu gördüm.
Biliyorum ne olacağımı.
Hepsini gördüm.
Görülecek başka şey kalmadı.
- Filler, krallar ya da Peru’yu görmedin.
Yapacak daha iyi işlerim var.
- Peki ya Çin? Çin Seddi’ni gördün mü?
Tüm duvarlar büyüktür, çatı yıkılmazsa eğer.
- Ya evleneceğin adam? Paylaşacağın yuva?
Açıkçası umurumda değil.
- Niagara şelalesine gittin mi?
Su gördüm. Sadece su, hepsi bu…
- Eyfel kulesi, Empire State?
Nabzım o kadar yüksekti ilk randevuda.
- Torununun saçlarıyla oynayan eli?
Açıkçası umurumda değil.
Her şeyi gördüm.
Karanlığı…
Küçük bir kıvılcımdaki parlaklığı...
Seçtiğimi ve ihtiyacım olanı...
Ve bu yeter.
Fazlası açgözlülük olurdu.
Ne olduğumu gördüm.
Biliyorum ne olacağımı.
Hepsini gördüm.
Görülecek başka şey kalmadı.
Hepsini gördün.
Ve gördüklerini kendi küçük ekranında
Yine izleyebilirsin.
Işığı ve karanlığı, büyüğü ve küçüğü...
Sadece aklında tut.
Yok daha fazlasına ihtiyacın.
Ne olduğunu gördün,
Biliyorsun ne olacağını.
Hepsini gördün.
Görülecek başka şey kalmadı."
(I’ve Seen It All, Björk & Thom Yorke)
- Göremiyorsun değil mi?
- Üçte görüşürüz. Görebiliyorum.
Lars Von Trier’den bir başyapıt Dancer In The Dark. İnsan aynı filmi üçüncü kez seyredişinde, gene o ilk andaki gibi dağılır mı? Björk’ün insanı büyüleyen sesi ve çok şaşırtan başarılı oyunculuğu, I’ve Seen It All gibi muhteşem bir şarkı (filmden önce ona vurulmuştum, benim için çok önemli iki-üç şarkıdan biridir. İçinden tren geçen şarkı... ) ve inanılmaz hüzünlü replikler… Müzikalin çok çok ötesinde bir film. Dağılır tabii insan…
Bugünlerde okunacak önemli birşeyler, seyredilecek yeni filmler bulamıyorum. Babil'i ayrı tutuyorum tabii... Dönüp dönüp her cümlesinden ayrı zevk aldığım yazarlarımı okuyor, içimde yaralar açan o filmleri tekrar izliyorum. Ve hep aynı şarkıları dinlerken, karanlıkla dans ederken yakalıyorum kendimi.
(BuRaK)
* Bin Jip (Boş Ev) ve tabii ki Kim Ki Duk'un diğer filmleri
* 1900
* Amores Perros (Paramparça Aşklar ve Köpekler)
* 21 Grams
* Eternal Sunshine Of The Spotless Mind
* Piyano
* Çingeneler Zamanı
* Mediterraneo
* Se7en
* Otomatik Portakal
*Akıl Defteri
* Arizona Dream
* 25. Saat
* Requiem For A Dream
* Million Dollar Hotel
* Deney
* Factotum
* Trainspotting
* The Big Lebowski
* Amelie
* Köprü Üstü Aşkları
* Esaretin Bedeli
* Altıncı His
* Kadın Kokusu
* Dancer In the Dark
* Big Fish
* Rumble Fish (Siyam Balığı)
* Pulp Fiction
* Rezervuar Köpekleri
* Telefon Klubesi
* Heat (Büyük Hesaplaşma)
* Ölü Ozanlar Derneği
* The Truman Show
* Old Boy
* Crash
* Raydan Çıkanlar
* Natural Born Killers (Katil Doğanlar)
* Guguk Kuşu
* Babil
ve tapılası kadın Zuhal Olcay'ın bütün filmleri...