« Önceki |

1/3/2008

gerçek / baskın kara

birlikte duruyoruz uçurumun kenarında
birlikte dönüyor başımız
uzak iklimlere yağan yağmurlardandır ıslanmamız
yakınımızda duran gerçek
kendi uzaklığımız


su temizse kendini temizler önce
kirliyse önce kendini kirletir
taş suya düşünce
kendi halkalarıyla buluşur kendinde


içine düştüğümüz tuzak
önceden yazılan öykümüz

seçemediğimiz öyküdür yaşamak...
bundandır küskünlüğümüz


BASKIN KARA

6/2/2008

SAATLER / GEYİKLER'den

rüzgâr hediye edilebilseydi eğer

sana rüzgâr hediye etmek

isterdim. sarı yapraklı bir ormanda

iki geyik havaya sıçrayıp

öpüşüyor. boynuzları birbirine

dolanmış. açamıyorlar. sarı yapraklı

bir ormanda. Ata Nur kahve falında

görüyor bunları.


gizem bir geyik başı gibi

uzanıyor aramızda. boynuzlarında

senin karmaşan ve sana ait

bilmediğim ve bilmek istemediğim

onca şey. buna benzer çözemediğim

birçok şey ormanda sarı yapraklar

birer ikişer düşmeye başladığı

zaman saçlarının arasından.
sarı bir yaprak fosili boynunun

tam kenarında.

...
iki geyik ormanın kuytularında
birbirine sarılmış yatıyor.
boynuzları birbirine geçmiş...


...
kırmızı bir yunusun

havada sıçraması olurdu senin

gülüşün ama gülmüyorsun.
beni boğmak mı istiyorsun?
benim zaten boğulduğumu

fark etmiyor musun?


...

geyiğin boynunda kırmızı bir leke var.
melankolimin tozu alındığı zaman

kanayan bir yürek çıkacak ortaya.
iki geyiğin birbirine geçtiği

yerde orman ışığı kırılıyor.
kalbin ilmini yap diyor bir ses.
aortanın kırmızılığı gibi geyiğin

boynunda bir kırmızı leke...


...

kırmızı bir mermerde geyik silueti;
geyiğin boynunu tuttuğum zaman

elimde kalan pas lekesi ya da

böyle birşey seni anlamaya

çalışmak. beni sevdiğin zaman

yeşil kadife tüylü bir geyik

ormanda su içiyor. ya da yeşil

kadife tüylü bir su akıyor

boynuzlarımızın arasından.


...

bana gelince

ben mutluyum sensiz

neden bilmiyorum ama öyle işte.

bedenim tanımıyor aorta /amor’u.

daha korkunç şeyler bildim çünkü

delilik gibi...

deliliğin ülkesinde bilekler kesilmez.

saatlerden geyik kanı akmaz.

deliliğin ülkesinde hiçbir şey olmaz.

saatler geçmek bilmez.

bütün saatler pırlanta kesiği

bilekler gibidir geyikler metafizik

bir acıyla inlerken.

bir inşaaat işçisinin güneşte

bayılışı gibidir, spleen,

aorta / amaor’la saatlere inerken.

 

bir balığın kesik boynu gibidir

spleen
dünya tatsızlığı kristalleşirken

kimyasal bir çözeltide.
hiç bir şeyi çözemezsin...
bileklerini de kesemezsin
anti-maddeye kaçmak istersin sadece

uyuşturucular kanını dondururken

plazma saatlerde.
bazen ama bir insanla bir şey olur
kısa süren bir şey
iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
bazı insanlarla

yıllarca görüşsen de

bir şey olmaz.

 

...
seninle biz hiç kavga etmeyelim
çünkü geyikler kavga ettiğinde

boynuzları birbirine dolanır ve
ölürlermiş.

gece saat 3:30. senin için birşeyler

yazmak istiyorum ama gözlerinin

karşılaştığın insanlara nasıl sevgiyle

baktığından başka birşey gelmiyor

aklıma.içimdeyken bana bakışın

bir de. kumru değiliz biz
geyiklerin sonu da çok acıklı
ne kalıyor geriye?


...
gece 10’a doğru aradın. birkaç gün

sonra dolunay olacağını, rakı içeceğini

ve denize deniz kızları için

biraz rakı dökeceğini söyledin.
kıskandırmanın daha zarif bir

yöntemi olamazdı ama beni daha

fazla kıskandırma olur mu?
dayanamam ben buna.

taş kesilir boynuzlarım.
içimdeki kuş ölür


doğuya bakan yüzünle bak bana

ve kalbimin bir porselen gibi olduğunu

hiç unutma. çocuk gibi olduğumu

söylemiştin zaten.çocuk gibi yazdığımı

biliyorum bu kitapta
kırmızı mürekkeple boyanmış bir

çocuk başı uyuyor kalbimde.
fosforlu gözleri açıklanamayan

şeylerin merkezi gibi. tıpkı bunun

gibi açıklanamayan şeylerin merkezi

olsun isterdim bu kitap; hiç

kumru olamamış bir çocuk izini

bırakırken onun üstünde; ararken

bir kumru oluş halini...

 

bir ilişki bitince ne olur?

bir ilişki bitince ne olur?

bir kumru sormaz bunu

ama ben bunu soruyorum kendime sürekli

ve mütemadiyen bu kitapta

ararken bir kumru oluş halini.

...

(Lale Müldür, Saatler / Geyikler, YKY, 2001)

 

"Bir balığın kesik boynu gibidir spleen"

Yıllar önce bir dostumun evinde büyülenerek okuduğum, ondan istemeye  / (ç)al- maya utandığım bir kitaptı "Saatler / Geyikler". Sonra araya ne girdi ve ne olduysa satın almayı unutmuşum. Bugünlerde aklıma düştü gene o nefis dizeler. Bir kriz geçirir gibi aradım durdum bütün kitapçılarda. Baskısı tükenen bir kitap...  Derken mutlu son!.. Kimi dizelerini yazmak istedim şimdi, benim için sıkıntı dolu ve asla unutulmayacak bir günün tarihini düşerek!.. (6 Şubat 2008) 

(BuRaK)

13/11/2007

yorgun güller / kaan özbayrak

 

            Bütün yorgun güllere
 
Üşenmeyip topluyorum ortalığı.
Öyle köşe bucak değil.
Ne heves, ne düş kırıklığı:
Geceden bırakıp yattıklarım.
 
Sabahla buluyorum kendimi.
Düşler öğlene dek gitmiyor.
Yanındayım. Mutluyum. Yalnızım.
 
Susman yoruyor beni. Konuşman
çamaşır serili bir bahçe,
yazın toplanmadan bırakılmış
bir halı gibi nemli
ve ağır.
 
"Herşeye varım" diye
bağırmak geçiyor içimden.
Oysa bağırsam,
yorgun güllerin solmaya
yüz tuttuğu bu gecede,
her heves bir düş kırıklığı.
 
Kaan Özbayrak

7/8/2007

öpiim geçsin / zeynep uzunbay

ramazan davulu değil duyduğun

kalbini sahura kaldırıyor kalbim, dinle

bütün gün hamfendi beyefendi yiyeceksin

benim de öksüz kalacak lülelerim alnımda

yorgunsan ben seni doğurayım bu gece

büyütüp kaç yaşına getireyim

portakalı soydum yaşına mı

içinde bir yokuş var da, o durmadan koşuyor

ah, hâlâ koşuyor yaşına mı, söyle

teras bizi bekliyor, düşman uyanmasın

arama terliklerin elimde

 

seni herkes sever derdin sen

seni herkes sever derdim ben

herkes değilmiş harflerin en lülesi

yalnızca sen ve ben

yarama sen dokun acımaz

bırak rüzgâr okusun kitapları

korkmuyorum yanımdasın

istersen uçuruma kur salıncağı

 

köpekler uyuyuncaya kadar gülerdik terasta

bu gülmek ağlamak getirir derdin sen

kat kat açardık kalbimizi ortaya

öpiim de geçsin öpiim de geçsin

bu ağlamak gülmek getirir derdim ben

hadi yine deneyelim ayakta işemeyi

 

"Yara Falı", Z. Uzunbay

17/6/2007

teşekkür ederim baba / altay öktem

teşekkür ederim baba, kırılgan bir yaz

tozlu urbalar, gri bulutlar bıraktın bana

taş duvarlar bıraktın, birkaç metre telörgü

gözaltları kırışmış mor bir kelebek

bıraktın.uçmak adına.

 

teşekkür ederim baba

 

kapıları zorluyor karanlık bir gelecek

taşlar yakıştırıyor başımıza çürük hurma dalından

suçlu bir peygamber çiçeği gibi uzatıyor boynunu

rengini kaybeden gece

 

teşekkür ederim baba, sevişirken bile

bir ilkokul sessizliği yerleşiyor tenime

çok kapalı adamlar, inan ki korkuyorum

giriyorlar duvardaki yaşlanmış che

posterinden içeriye

 

sanki anlamsız bir savaşın

tarihini şaşırmışım gibi

tek ayak üstünde duruyorum caddede

kulağımı çekiyor sanki bir kaybolmuşluk duygusu

bakıyorum ormanlar kuruyor, gülüşler çürüyor

saçlarım dökülüyor aşklarımın üstüne

 

yenildim. korkmuyorum bunu söylerken

korkmak eski bir yalanı yeniden yeşertmektir

hayatın uçuruma en yakın kıyısında

 

diğer kadınlar bilir: aşk uslanmamaktır bir bakıma

hayat da

 

teşekkür ederim baba                                  

4/6/2007

bir şiirin son dizesi / doğan ergül

burada sabah akşam donmuş bir denizi taşlıyoruz

taşladıkça taşıyor deniz

çocuklar oyunda hile yapan arkadaşlarına

ceza olarak bir parça bu denizden veriyorlar

akasyalar ve barbunlar bir arada…

ortaçağ anlatıları satıyor uzun yol şoförleri

mola yerlerinde...

durup ay'a bakıyor kediler ve köpekler

dolunay akşamları…

mardinli bir gece istiyor aşıklar haftaiçleri

ve haftasonları italyan rönesansı hakkında konuşuyorlar

mahalle bakkalı yaşlı adam boyuna bir ağacı yontuyor

biz anlıyoruz ki aşk soyunan bir şehirdir

susuyoruz ve balkanlar ve ötelerinde yazılmış

bir şiiri söylüyoruz ege ağzıyla…

kadınlar geçen kıştan,

kardan sözediyor şiirin sonunda

biz anlıyoruz ki erimek eski bir şiirin son dizesidir

atları içeri çekiyorum ve üstünü onlarla örtüyorum

şimdi daha serin terliyorsun

bu iyi bir mevsim gibi geliyor sana

ben dolu vurmuş bir tarlada üstüm başım ay

bir filmde oynuyorum...seninle  tanışmamışız daha!..

( kalçalarını istiyorum 

denizi geçmek

için....)

 

(Doğan Ergül, Aşkın ve Suların Öğleni, Babil Yayınları, 2005)

 

Kadıköy’deki ortak dostlarımız aracılığıyla kanserle savaştığını duyduğumuz, genç şair Doğan Ergül’ü kaybetmenin derin üzüntüsündeyiz. Acısı, acımızı katladı. Yazacak çok şiiri, yapacak çok işi vardı daha... Şiir içinde yatsın!...

20/5/2007

Nazım'dan bir dörtlük

Öptü beni bunlar kainat kadar gerçek dudaklardır, dedi

Bu ıtır, senin icadın değil, saçlarımdan uçan bahardır, dedi

İster gökyüzünde seyret ister gözlerimde

Körler onları görmese bile yıldızlar vardır, dedi

 

4/5/2007

mecnûn dalı / şeref bilsel

 

Tam da şiirin artık bittiğini, hayatımızdan çıkıp gittiğini düşündüğümüz bu sıkıcı günlerde geldi Şeref’in şiirleri. Yitik Ülke Yayınları’ndan çıkan Mecnûn Dalı’nı çok sevdik. Elimizden düşüremedik. Bıkalım yetsin artık dedik ama ısrarla okumaya devam ettik. Kitaptaki her şiir birbirinden güzel. Şiirden anlayan tüm dostlara şiddetle tavsiye edilir.

***

 

Doğuran

 

Sen nereye gidersen oraya gideriz

zulmün mor kapılarından geçerek

aşkın ve yorgunluğun altın

kadehlerden içildiği ateşin kalbine

sıkarak yumruğumu bembeyaz

ormanlar içinde, düşünerek asfaltı

tuğla taşıyan kamyonlardan düşerek

gideriz… orada bir gök

eskimiş de olsa bulur bizi

köpeklerini öldürmeyen gümüş bir tanrı

buluruz belki

tırnaklarını nazla yiyen ayrılıklar

 

sen nereyi gösterirsen oraya

atlarla, trenlerle, rüyâlarla gideriz

türkülerin emzirdiği yaralı kadınlara

incir ağaçlarını ve dul sözcükleri görmeye

yeter ki yer göster

ben ter kan içinde ordayım, boynumda

yanlış evlerde büyüyen saçları çocukların

 

ben bir kadın olsaydım terlik satardım

güneşin alnında su içerdim durmadan

geçerdim bakılacak yerlerden

içimde titreyen uçurumları sızlatarak

doğurmak isterdim seni

geceyi doğuran sokaklı bir fener gibi

 

Şeref Bilsel

 

29/4/2007

Telgrafhane

 

Uyuyamayacaksın

Memleketinin hali

Seni seslerle uyandıracak

Oturup yazacaksın

Çünkü sen artık o eski sen değilsin

Sen şimdi ıssız bir telgrafhane gibisin,

Durmadan sesler alacak

Sesler vereceksin

Uyuyamayacaksın

Düzelmeden memleketinin hali

Düzelmeden dünyanın hali

Gözüne uyku girmez ki

Uyumayacaksın

Bir sis çanı gibi gecenin içinde

Ta gün ışıyıncaya kadar

Vakur, metin, sade

Çalacaksın.

 

M.C. ANDAY, 1952 

 

9/2/2007

insanın içini kanatan dizeler - II

 

"unutmadım aramızdaki beceriksiz dili  / dünya yordu bizi / benim de söyleyemediklerim var / hiç söyleyemeyeceğim onları belki de  /  uzun bir yolu geliyoruz seninle,  / yolu, geldikçe anlıyorum ki, biz,  /  bu dünya üzerinde yürüyemiyoruz bile.” (Birhan Keskin)

 

"unutma içi insanın derdidir / herkes son cehennemde artık kendidir" (Hüseyin Alemdar)

 

“her adımda yepyeni bir uçurum  /  keşke düşsem diyorum tam kurtulurken / tam ölürken ter içinde uyandırılıyorum  /  minik bir serçe yavrusunun tırnakları  /  onarıyor uykulu bakışlarımı” (Altay Öktem)

 

“şimdi dünyada gece / şimdi aşk köpeklik vesaire  /  şimdi deniz diplerindeki  /  mağaralarda / che guevara  /  şimdi sakallarım çılgınca uzamakta” (Onur Behramoğlu)

 

“çeksem tetiği, kimseler ölmez. Kuşatır eşyanın yılgınlığı; /  siyah! Gitgide uzaklaşan kent rüyasıyım. Kendine saplanan  /  ok olurum, yok olurum; ölemem!” (Turgay Kantürk)

 

 

“sana bakarken yaşlandım  /  susayım, kesilmiş bir damar anlatsın“ (M.Mahzun Doğan)

 

“gözümüzü açtık ölümü gördük biz geldik herkes ağlıyordu” (Onur Behramoğlu)

 

“sesimi bilerek kattığım sen  /  gelsin kırk şair çıkarsın benden.” (Şeref Bilsel)

 

“ben hep aynı kızı sevdim  /  kaburga kemiklerimdedir derin izi  /  öyle bir aynadır ki yüzlerimiz  /  hiç kimse göremez kendini” (Hüseyin Atlansoy)

 

"adına cinayetler işledim, saklamıyorum  /  itinayla dörde böldüm hayatı  /  herkese kanlı bir parça düştü, herkese tufan  /  sıyrılıp gittin çıkardığın yangından" (Altay Öktem) 

 

“susma! sustukça gülmeye devam edecek dünya” (Onur Behramoğlu)

 

“yağmur yağıyor hüngür hüngür / kendi üzerime yağıyorum”  (Yeşim Ağaoğlu)

 

"İçimden hep bir tren kalkıyor, raydan çıkmış bir vagon çığlığıdır şair" (Engin Turgut)

 

“şiirin şirke düşen gamzesinden usandım  /  tutup bir avlu edindim kendime yerebakan / boğulmuş ağaçları göğe doğru yükselten bir çığlıkla  /  yükseldim mi düştüm mü  /  buradan anlaşılmıyor dünya  /  tutmayıp bir yoksunluk edindim ellerime  /  dedim gözün verdiği sadakadır gözyaşı  (Şeref Bilsel)

 

"serin bir rüyanın hatırınadır  /  çektiğim dünya ağrısı" (Birhan Keskin)

 

“paylaşacağız er-geç hatıra ve haritayı: ayrılacak yolumuz  /  bu şehir gibi ikiye bölüneceğiz, bu şehir gibi iki yakamız da  /  gelmeyecek birbirine; yalnızca intiharlar için kullanacağız  /  geçmek için köprüleri, bu ölümden bir başka ölüme sıçrayacağız” (Cenk Koyuncu)