« Önceki |

13/12/2007

Ölümünün 30.Yıldönümünde Oğuz Atay’ı Anıyoruz (SÖYLEŞİ - I

 

Yarattığın tüm kahramanlar (Selim, Turgut, Hikmet, Albay, Coşkun...) ve okurların olarak bizler, hiç unutmadık seni!..

 

Sempozyumlar, art arda yayımlanan gazete ve dergi yazıları, kapak dosyalarıyla, adına düzenlenen ödüller ve en son İletişim Yay.dan çıkan, sana armağan edilen bir kitapla ölümünün 30. yıldönümünde -artık çok geç de olsa- hak ettiğin görkemde anılıyor oluşun, bugün tek tesellimiz.

 

Bugün yaşıyor olsaydın, 30 yıl sonra gelen ve kimseye kısmet olmayan bu müthiş şöhretle, adının ve eserlerinin giderek bir fenomen haline gelişiyle kimbilir nasıl alay ederdin!.. Gülümseyerek hayal edebiliyoruz. 

 

Özlemle ve sevgiyle anıyoruz seni...

 

    

 

TEKNİK GÜÇ, 1.10.1972

 

YİNE MÜHENDİS OLMAK İSTERDİM

1934 yılında İnebolu’da doğmuşum. Beş yaşında Ankara’ya geldim. Bugün arsasında bir iş hanı yükselen Devrim İlkokulunu bitirdim. İlkokulun son sınıflarında Reşat Nuri’nin “Çalıkuşu” romanını okudum. Lisede çalışkan bir öğrenci olduğum ve fen derslerinde yüksek notlar aldığım için, teknik üniversiteye ve özellikle İnşaat Fakültesine girmekten başka çarem yoktu. Ayrıca, lisede edebiyat derslerinden de iyi olduğum için üniversite yıllarında roman okumaktan vazgeçemedim. Kısaca İnş. Yük. Müh. olduktan sonra, mühendis olmamda büyük yardım ve baskılarını gördüğüm rahmetli babamı daha da sevindirmek için, Mühendislik ve Mimarlık akademisinde asistanlık görevi aldım. Bugün aynı yerde öğretim görevlisiyim.

 

İKİ KİTABIM VAR:

BİRİ TOPOĞRAFYA, BİRİ TUTUNAMAYANLAR

Yazdığım ilk kitabın adı “Topoğrafya”dır. Sonra “Tutunamayanlar” romanını yazdım. Edebiyatçılar vitrinlerde ilk kitabımı gördükleri zaman çok gülüyorlar; akademideki bazı hocalar da roman yazdığımı duyunca acıma duygularını (buna biraz istihza da karışıyor) gizleyemiyorlar. “Tutunamayanlar”ı 1968’de yazmaya başladım ve bir yılda bitirdim. Romanın başlıca kahramanları nedense mühendistir, hem de inşaat mühendisi. Ve nedense, mühendis oldukları halde tutunamamışlardır. Kitabı 1969’da birçok bölümünü değiştirerek, çıkararak ya da yeni bölümler ekleyerek baştan yazdım. 1970 TRT yarışmasına gönderdim ve başarı ödülü aldım. Bugün, romanın kahramanlarından ayrılarak, tutunmaya başladığımı söyleyenler var. Oysa, kitabımı bastırmak için, bir yıl kadar, teksir olarak 500 sayfaya yakın ağır bir kütleyi (Kitap olarak 663 sayfa) Babıali yokuşunda dolaştırdım durdum. “Tutunamayanlar”ı yayımlamakla inşaat mühendisleri topluluğuna ne gibi bir hizmette bulunduğumu bilemiyorum; fakat eleştirmenler topluluğunun başına oldukça büyük bir dert açtığımı sanıyorum.  Kitabı iyi ya da kötü bulduklarını bilmiyorum; fakat günlük bunca endişe içinde, sonuna kadar okumanın zorluğunda birleştiklerini sanıyorum. Kitabın alaycı bir dille yazıldığı ve çok karamsar olduğu söyleniyor. Ben sanıldığı kadar karamsar değilim; sayfaları şöyle bir karıştıranların dedikodularına kulak verilmeden okunursa, romanın hakkında başka türlü düşünüleceğine güveniyorum. Okuyucunun, “Tutunamayanlar”ı, başka romanlarımızdan oldukça farklı bulacağını sanıyorum; fakat bu işten anlayanların, romanı, ilk çalışmam olan “Topoğrafya” ile karıştırmayacaklarına da inanıyorum. Mühendis arkadaşlarımın çoğu, bir roman olduğu halde ikinci kitabımı oldukça ilgiyle karşıladılar. Her ne kadar birinci ciltteki “Hayatın koordinatları” nazariyemin yalnız mühendislerce anlaşılacağı ileri sürülüyorsa da ben orta derecede bir lise matematiğiyle bunun anlaşılacağına güveniyorum. Belki de orta öğrenimdeki eğitim aksaklıkları ve yazarların genellikle orta ikiden sonra matematikten ikmale kalmaları gibi nedenlerin de bunda payı vardır. Romanda ayrıca “insan” denilen ve ülkemizin çeşitli güçlükleri yüzünden kendisine bir türlü gerçek anlamıyla yaklaşamadığımız bir garip yaratıkla da uğraşılmaktadır; onun hoyrat ellerde bir kukla durumuna indirgenmesine karşı çıkılmaktadır. “Tutunamayanlar”ın da garip yaratıklar olmakla birlikte herkes kadar saygıdeğer olduğuna inanıyorum. Personel Kanununun güçlükleriyle savaşan arkadaşlarımızın özellikle bu dönemde kitabın kahramanlarına ilgi göstereceğini sanıyorum. (Yan ödemelerin istenilen düzeye getirilmesinden sonra durumun ne olacağını bilemiyorum.)

 

İKİNCİ ROMANIMIN KAHRAMANI

“ÖZELLİKLE” MÜHENDİS DEĞİL

Karşılaştığım bütün güçlükleri göz önünde tutmakla birlikte, bir roman daha yazmaktan kendimi alamadım. “Tehlikeli Oyunlar” sanıyorum 1973’ün ilk aylarında yayımlanacak. Gene oldukça uzun ve gene tutunamayanların maceralarıyla ilgili. Yalnız romanın kahramanı bir mühendis değil. (Dedikodulara son vermek için bu noktaya özellikle dikkat ettim.) Bu günlerde ayrıca hikayeler yazmaya başladım. (Biri yayımlandı.) Çalışmalarımı sürdürmek istiyorum.

 

BİLİM ADAMI OLMAK İSTERDİM,

BİR BİLİM ADAMI DOSTUM ROMANCI

OLMAK İSTERDİM DİYOR

İlk gençlik yıllarımda roman yazmanın dehşetli bir iş olduğunu düşünürdüm, bugün sadece yorucu bir iş olduğunu düşünüyorum. Ben belki de büyük bir bilim adamı olmak isterdim. Büyük bir bilim adamı olduğuna inandığım profesör bir arkadaşım da romancı olmak isterdim diyor; anlaşamıyoruz. Olduğundan başka türlü olmak isteyenlerin ülkesinde yaşıyoruz herhalde. Bu durumun da içinden çıkacağımıza güveniyorum. Bu konuda şöyle düşünüyorum. Tutunamayanlar sayfa 213’te “Kaç yıl sonra başlayacağını henüz bilim adamlarımızın kesinlikle tespit edemediği Tunç devri halkımız için bir iş devri olacaktır. Herkes istediği mesleği seçecektir. Ressam olmak isteyenler reklamcı, yazar olmak isteyenler hukukçu, hukukçu olmak isteyenler tezgahtar, adam olmak isteyenler uşak ve dilediği gibi yaşamak isteyenler rezil olmayacaklardır.” Mühendis olduğuma da seviniyorum ayrıca. Başka meslek seçemezdim herhalde.

 

*Bu söyleşi, bir mühendis dergisi olan Teknik Güç’te “Başka çalışmalarıyla ün kazanmış arkadaşlarımız” dizisinin ikincisi olarak, 1 Ekim 1972 ‘de gerçekleştirilmiş

11/12/2007

Duyuru: I. Oğuz Atay Roman Ödülü Sonuçlandı

 

Bu ödül, Türk edebiyatında ancak İhsan Oktay Anar'a yakışırdı.

Tebrik ediyoruz!...

30/11/2007

Duyuru: Oğuz Atay Sempozyumu

TÜRK EDEBİYATININ “OYUN/BOZAN”I

OĞUZ ATAY İÇİN ORTAKLAŞA SEMPOZYUM

 

Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ile Bilkent Üniversitesi, Türk Edebiyatı Merkezi, 30. ölüm yıl dönümünde Oğuz Atay’ı anmak için ortaklaşa bir sempozyum düzenliyorlar. İletişim Yayınları’nın katkısıyla gerçekleştirilecek olan sempozyum 13-14 Aralık 2007 tarihlerinde yapılacak. Türk Edebiyatının Oyun/bozanı: Oğuz Atay” üst başlığı taşıyan sempozyumda akademisyenler, eleştirmenler, yazarlar ve Oğuz Atay’ı yakından tanımış kişiler, Türk edebiyatını ve okurunu derinden etkilemiş bu benzersiz yazarı çeşitli açılardan değerlendirecekler. MSGSÜ’ nün Fındıklı’daki oditoryumunda yapılacak olan sempozyuma panelist, oturum başkanı ve konuşmacı olarak katılacak isimler şunlar:

 

Abdullah Uçman, Arzu Aygün, Aslıhan Aksoy Sheridan, Barış Tut, Cevat Çapan, Doğan Hızlan, Elif Aksoy, Elif Şafak, Elif Türker, Emre Ayvaz, Fatih Özgüven, Feridun Andaç, Füsun Akatlı, Halit Refiğ, Handan İnci, Hayati Asılyazıcı, Hilmi Yavuz, İbrahim Yıldırım, Jale Parla, Laurent Mignon, Mahmut Temizyürek, Meral Özbek, Murat Belge, Murat Yalçın, Murathan Mungan, Nurdan Gürbilek, Nursel Duruel, Oğuz Demiralp, Orhan Koçak, Özge Şahin, Sadık Yalsızuçanlar, Selim İleri, Sevda Şener, S.Şahin, Sibel Irzık, Suna Ertuğrul, Talat S. Halman, Ümit Kıvanç.

 

Oğuz Atay’ı ölümünün 30. yılında anma etkinlikleri içinde ayrıca İletişim Yayınları tarafından bir armağan kitap yayımlanacak. Handan İnci’nin hazırladığı kitapta Oğuz Atay’ın yazı ve söyleşileri ile Atay üzerine yazılmış yazılardan seçmeler yer alıyor.

 

Sempozyum programı 01 Aralık’tan itibaren MSGSÜ, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Merkezi ve İletişim Yayınları’nın internet sitelerinde yayımlanacak.

7/11/2007

Tutunamayanlar Üstüne Oğuz Atay İle Konuşma (SÖYLEŞİ)

Kütüphanelerin tozlu raflarında unutulan önemli bir söyleşiyi Oğuz Atay okurlarıyla, araştırmacılarla paylaşmak istiyorum. Üniversite yıllarımda onunla ilgili çalışma yaparken ayrı bir hikaye konusu olabilecek tesadüfler sonucu ulaşabilmiştim bu söyleşiye. Tutunamayanlar ve kahramanları üzerine birinci ağızdan birşeyler duymak beni çok heyecanlandırmış ve aynı zamanda  derin bir hüzne boğmuştu. Eserinin eleştirmenler ve okurlar tarafından görmezden gelinişi karşısında kırgın bir Oğuz Atay var söyleşide. Ama ne olursa olsun yine de okurdan yana umudunu kaybetmeyen, okurunu aramaya devam eden bir Oğuz Atay. Yaşarken önemsenmeyen, yıllarca eserleri görmezlikten gelinen, ya da yalan/yanlış değerlendirilen bu dev isimle yapılmış söyleşilerin sayısı ne yazık ki çok azdır. Bu yüzden de Yeni Ortam'da yayımlanmış bu söyleşi, onun ağzından çıkmış her sözcük, doğal olarak özel bir öneme sahip olacaktır.

(H.Burak Baysal)

 

 

YENİ ORTAM, 30.09.1972

 

 

1970 TRT Roman ödülünü kazanan ilk romanınız Tutunamayanlar’a karşı, eleştirmenlerimiz genellikle yaklaşmaktan kaçınır bir tavır takındılar. Romanınızı ödüllendiren TRT seçici kurul üyesi edebiyatçılarımız da bu suskunluğa katılır göründüler. Tavrı bütün olarak nasıl yorumluyorsunuz?

Eleştirmenlerimizin, daha doğrusu uzun süredir yazmayanların dışında olanların kafasında belirlenmiş, sınırları çizilmiş bir roman tanımı var sanıyorum. Bu yüzden bir kitabı, bu ölçülere uyup uymamasına göre değerlendiriyorlar. Belki de benim yazdığım bir bakıma karmaşık ve alışılmadık sayfalar için henüz bir kalıp bulamadılar.

 

Oğuz Atay romanının yapı,içerik ve anlatım çeşitliliği bakımından anlaşılandan farklılığı hemen dikkati çekiyor. Anlatım özelliğindeki değişiklikler, sıçramalar ve hız, okurun romana girmesini bir ölçüde güçleştirmiyor mu? Bu, okurla aranızda kurmak istediğiniz bağ bakımından düşündürücü değil mi?

Ülkemizde okur sayısı oldukça düşük. Büyük kalabalıklarla bağ kurduğu sanılan romanların bile aydınların dışında bir okuyucu kitlesi bulduğunu sanmıyorum. Üstelik aydınlar bir de kendileri hakkında yazılanları okumak zorunda. Bu bakımdan benim gibi yeni yazmaya başlayan birini arayıp bulmak ve alıp okumak zahmetinin üstesinden gelmiş okuyucuların, ilk bakışta yorucu görünen sayfalar arasında güçlük çekmeyeceğine güveniyorum. Okur yazarı az olan ülkemizde bile, okuyucular böyle bir kitap yayımlandığını haber alırlarsa, birçok yazarımızın aklından bile geçiremeyecekleri bir yetenekle daha neler neler okuyabileceklerine inanıyorum. Okuyucuyu yeteneksiz sayarak, yazmak istediklerini sadeleştirme çabasına girişenlerin de neden oturup yazdıklarını anlamıyorum. 

 

“Tutunamayanlar” ile ne yapmak, neyi vermek istediniz?

“Tutunamayanlar” ile çok basit bir iş yapmak istedim: İnsanı anlatmayı düşündüm. Kapalı dünyalar içinde yaşayan yazarların bile bu cümleye hemen isyan edeceğini; peki herkes ne yapıyor? diye öfkeleneceğini bildiğim halde bu basit gerçeği söylemekten kendimi alamıyorum. Ben, kahramanlarının iplerini istediği gibi oynatarak insanlardan kuklalar yaratan büyük romancıların yeteneklerinden yoksunum. Roman kahramanlarına uygulayacak büyük nazariyelerim, onları peşinden koşturacağım büyük ülkülerim yok. Ya da insanlara, özellikle tutunamayanlara saygım büyük olduğu için, acıyorum onlara; böyle büyük meselelerin makale, inceleme, deneme gibi yazı türlerinin konusu olduğunu sanıyorum.

 

Tutunamayanlar’dan Selim Işık kimdir?

Selim Işık, birçok tutunamayanın bileşkesidir. İntihar eden bir arkadaşım Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil. Belki ben varım. (Bu cümleyi yazmayın) Adlarını saymanın sakıncalı olduğu birçok arkadaşım var. Herkesin “tutunan” olmak istediği bir ülkede tutunamayanlığı seçen Selim Işık’la yakınlığı olmak birçok kimseye dokunur diye onların adlarını saymak istemiyorum. Selim öldü; Selimlik de ölmüştür. Başarının insanı sevimsizleştirdiğini yazmıştım bir yerde; fakat tutunamayanlığın sevimliliğine de kimsenin yanaşamadığını görüyorum. Neden yanaşsınlar? Bir arkadaşımın dediğine göre ben romanda herkesi bir bakıma tutunamayanlığa çağırıyormuşum. Henüz bir karşılık alamadım.

 

Ya Turgut Özben?

Turgut Özben’in durumu farklı bir bakıma. Turgut, bütün çabasına rağmen tutunamıyor. Bu açıdan Selim kadar akıllı değil. Belki de Turgut, bir kişinin, bir tutunamayanlar prensinin ortaya çıkarak hepsi adına sonuna kadar dayanmasını istediği için kata, arabaya ve küçük burjuva nimetlerine boş verip tutunamamayı seçiyor. Selim’le birlikte Selim öldükten sonra yola çıkıyor. Son olarak bir trende görmüşler onu. Belki yolculuğu bitmemiştir daha.

 

Bir de hikayeniz yayımlandı. (Yeni Dergi, Eylül 1972 sayısında) Roman ve hikaye bağıntısı üstüne düşündükleriniz? Bugün hala ayrı türler olarak tanımlanabilir mi?

Bugünlerde hikaye yazıyorum. Kısa yazmaktan başka bir meselem yok; çünkü 60 sayfalık bir hikaye yazdım, bastırması güç oluyor dergilerde. Romanda şiir, oyun, makale (hepsi uydurma elbette) gibi birçok türden yararlanmıştım. Romanın bu bakımdan hikayeden farklı imkanları var herhalde. İkinci romanım “Tehlikeli Oyunlar” da özellikle oyun parçaları var. Bunun dışında bu iki tür arasında farklar varsa onu eleştirmenler daha iyi bilirler.

 

Yazarlarınızı açıklar mısınız? Neden sevdiğinizi gerekçeleriyle.

Sevdiğim yazarların başında Kafka ve Dostoyevski’yi sayarsam “Tutunamayanlar”ı okuyanlar için şaşırtıcı olmaz herhalde. İnsanı, bu arada Selim Işık’ı yalnız bırakanların dünyasında böyle yazarlara da tutunamazsak sonumuz ne olur? Gonçarov’un “Oblomov”u bir zamanlar hepimizi çok sarsmıştı. Stendhal, Laclos, George Eliot, Henry James, Melville, Nabokov gibi ustalardan da etkilendiğimi sanıyorum. İnsan roman yazmak isteğine, bir yazarın dediği gibi, başka romanlara heyecan duyarak kapılıyor. “Hayatı roman” olanların yazdığı pek görülmüyor.

 

(Pakize Kutlu, Oğuz Atay ile Konuşma, Yeni Ortam, 30.09.1972)

9/9/2007

Tutunamayanlar’dan: “hüküm günü”

 

“Bir gün bütün değer yargıları değişecek ve yargılananlar yargıç, eziyet edenler de suçlu sandalyesine oturacaklardır ve onlar o kadar utanacaklar, o kadar utanacaklardır ki utançlarının ve suçlarının ağırlığı yüzünden ayağa kalkamayacaklardır.

 

O zaman, akıllı ya da akılsız bütün ezilenler, yani bizim caddedeki insanların çoğu, yani öcü geliyor diye küçükken beni korkuttukları çolak ve topal Deli Rüstem ile ben ve benimle birlikte bar kızı Leyla kendisine yüz vermedi diye intihara teşebbüs ederek beynine iki kurşun sıkan fakat ancak kafatasını delerek alay edenlerden kurtulmak için bütün hayatınca yolda kalpak giyerek dolaşmak zorunda kalan meyhaneci Hızır ve onunla birlikte ortaokulda kekemeliği ve garip mistik düşünceleriyle arkadaşlarının alay konusu olan ve şimdi havagazıyla intihar ettiği için ölmüş bulunan ve evlerindeki şecere ağacında taze yağlı boyayla ve yeni boyanmış yeşil, titrek bir yapraktan ibaret kalan Ercan ve Ercan'la birlikte annesi Rus babası İtalyan olan ve sınıfta bahçede paltosunu hiç çıkarmayan ve daima gözlüğü ve paltosuyla ilkokul birinci sınıf çocuklarıyla top oynayan ve gavur diye ve kambur diye horlanan Altan ve Altan'la birlikte zeki ve siyah gözleriyle bana hep muhabbetle bakan ve yedi kardeşiyle ve annesiyle ve babasıyla ve teyzesiyle ve dayısıyla Evkaf apartmanının en üst katında labirent gibi karışık koridorlardaki yüzlerce odadan sadece birinde oturan ve sınıf birincisi olduğu halde ilkokuldan sonra elektrikçi çıraklığına başlayan Osman ve onunla birlikte bütün gülünçlüğüne rağmen aşağılığı sefaletinden ve sefaleti aşağılığından ileri gelen mimar Cemil (Uluer) Turan ve Mimar Cemil'le birlikte sakat olduğu için hiç yürümeyen ve hep altını kirleten ve misafirler görmesin diye ve sosyetik annesi rahatsız olmasın diye yaz kış balkonda tutulan ve hep bağıran ve altına yapan ve güzel yüzüyle ve akıllı sözüyle beni büyüleyen ve balkonda yerde kendini oradan oraya atan zavallı Ayhan ve onunla birlikte bodrum katta evdeki yedi ve bahçedeki yirmi yedi kedisiyle yaşayan ve kimseye zararı dokunmayan ve ölmüş kocasını unutamayan Rus madam ve madamla birlikte yirmi iki yaşında Albay Sait Beyin biricik oğlu liseden dört defa kovulmuş olup sanatoryumdan altı kere kaçan ve yağmurlu bir ilkbahar akşamı hastaneden son kaçışında ıslak elbiselerini çıkarmaya fırsat bulamadan kanla boğulan Ertan ve onunla birlikte basit bir kamyon şoför muaviniyken lastik karaborsasından zengin olarak genç yaşında kumar denen illete tutulan ve bu uğurda servetini ve dostlarını kaybeden ve karısı ve kızı ve oğlu tarafından terk edilen ve meteliksiz kalan ve bir gün bir kahve köşesinde kendini vuran ve eski ve samimi aile dostumuz Orhan ve Orhan Beyle birlikte, Orhan Beyle birlikte olmaktan muhakkak gurur duyacak olan ve el kapısında dünyaya gözlerini açıp kaderi ve mesleği hizmetçilik olan ve komşumuz Saffetlerin üçüncü hizmetçisi Kezban yargıç kürsüsünde bulunacağız...” (Tutunamayanlar)

 

***

 

Ve Hikmet, Tehlikeli Oyunlar’da Selim’e cevap verir: “Yargılama filan yok. Biz ceza vereceğiz,”  Ardından ekler: “Aslında biz, herkesle birlikte, kendimizi de cezalandırmak istiyoruz.”

 

“Genel af ne zaman çıkacak albayım?” 

15/6/2007

Dönüp dönüp Oğuz Atay okumalı!...

 

Turgut’un, Selim’in annesini ziyarete gittiği ve bu ziyarette Burhan’la karşılaştığı sahne... Türk edebiyatında bilinçakışı tekniğinin en muhteşem örneği...

 

“Demek Burhan bu. Selim’in bahsettiği Burhan. Neden beklemedim? Belki de o: ‘Selim sizden bahsederdi’ diye atılırdı. Hayır atılmazdı. Benimle ilgisi sınırlı. İşte gene kaybettim. Neden acele ettim? Burhan kendini tuttu, konuşmadı. Böyle bir meselesi yok aslında. O zaman da kendi kaybeder. Kaybeder ama, şu Burhan da neden ağırlık taslar, mollalar gibi? Bu Selim de, insandan hiç anlamazdı. ‘Sigara kullanıyor musunuz Burhan Bey?’ İntikamımı aldım işte: hem ‘kullanmak’ hem de ‘Bey’ dedim. Beni küçümsemen için açık verdim. ‘Bey dedi bana, pis küçük burjuva’ diye sevin bakalım. Bu çeşit intikamdan ne anlarsın sen! Turgut kendine gel, adamın bir şey dediği yok. Eski huyların ortaya çıktı gene. Çıksın! Eski huylarımdan kaçmakta acele etmişim anlaşılan. Bu ‘olay’ karşısındaki zayıflığımdan anladım bunu. Yeni huylarımla büsbütün gülünç oldum. ‘Teşekkür ederim. O beni öksürtüyor, bundan içeyim’. O dediği Yeni Harman, bu dediği Birinci. Nasıl ‘dolayısıyla’ anlatıyor aramızdaki farkı. Selim muhakkak sana, benden ‘bahsetmiş’ olacak. Yoksa kendi kendine akıl edemezdin bu inceliği.”

 

(Tutunamayanlar, s.90)

20/2/2007

Tutunamayanlar'dan

 

(Selim’den Günseli’ye;)

 

...yatağımızın yanında kitaplarımız duruyor... sen dört ben altı sayfa okuyunca uykumuz geliyor... aynı anda Fransızlar gibi iyi geceler diliyoruz Amerikalılar gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz sabaha tekrar buluşmak üzere ayrılıyoruz büfenin üstüne hiçbir şey koymuyoruz radyonun üstüne hiçbir şey koymuyoruz çünkü diğer küçük burjuvalar gibi görmemiş değiliz onlardan farkımızı biliyoruz gene de söylemiyoruz birbirimize bilmiyormuş gibi yapıyoruz sehpa örtüsü de kullanmıyoruz ama bunları hesaplayarak değil içimizden öyle geldiği için yapıyoruz onlardan farkımızı belirtmeye tenezzül etmiyoruz... ben kapıdan içeri girer girmez öpüşmüyoruz... her gün ayrı bir zamanda öpüşüyoruz ne zaman ne yapacağımız belli olmuyor serseri bir küçük burjuva ailesiyiz ne kabul günümüz var ne de belirli bir toplanma günlerimiz... başıboş bir hayat sürüyoruz ben her sabah daireye gidiyorum fakat nasıl oluyorsa gidişim kimsenin gidişine benzemiyor serseri bir memurum... ne otobüse binişimde ne biletçiye para uzatışımda ne dairede masamın başında oturuşumda hiçbirinde beylik bir durum yok olamıyor istesek de küçük burjuvalaşamıyoruz...

 

(Tutunamayanlar, s.484-5)

 

13/12/2006

Geleceği Elinden Alınan Adam (13 Aralık 1977)

 

“ Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. Bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunmazsa hem ölünür ve hem de dünya bu ölümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır.” (Tehlikeli Oyunlar)

 

“ Bir gün öldükleri zaman, arkalarında küçük bir iz, bir anı, bir gözyaşı, bir eser bırakmadan yok olacaklardır. Gazetedeki ölüm ilanı bile, yedinci sayfada bir kenarda kalacak, kimsenin gözüne çarpmayacaktır. Hayattan çıkarı olmayanların, ölümden de çıkarı olmayacaktır. Ölüm bile onların adlarını duyurmaya yetmeyecektir. Herkesin mezarında güller ve menekşeler büyürken, onların mezarlarını otlar bürüyecektir.” (Tutunamayanlar)

 

Ve Son Sahne:

Hikmet: (Hüsamettin Bey’e döner) “ Benim oyunlar da ancak ‘Ölüm’ sonunda biraz ilgi uyandırabiliyor seyircilerde albayım.” (Tehlikeli Oyunlar)

 

***

Yalnız Türkçe’de yazılmış en iyi romanların değil insanı insan yapan ruhuna fırlattığı çarpıcı bakışla dünyanın her diline çevrilmesi gereken evrensel kitapların ve oyunların yazarı... Sen hiçbir zaman Orhan Pamuk’tan çok satmadın satmayacaksın ve satma da zaten... Canım benim. Kitapçılara her gittiğimizde hala yeni bir kitabını özlemle arayan gözlerimiz gördüğü sürece seni tekrar tekrar okumaya devam edeceğiz.

(Nil)

 

Eylembilim çıktığında, yani dedektif misali kayıp parça tamamlanıp bir kısmı eksik de olsa o haliyle onu elime aldığımda nasıl mutlu olmuştum. Hayatımda en yavaş okuduğum kitap olmuştu Eylembilim, hiç sonu gelsin istememiştim.

 

Bugün büyük ustanın  ölüm yıldönümü ya da yeniden doğuş günü.

 

Ne çok özledik seni, birbirinden sevimli kahramanlarını ve o hep yarım kalmış oyunlarını…

(BuRaK)

 

27/10/2006

Tutunamayanlar'ın Prensi: Selim Işık

 

Tehlikeli Oyunlar'a başlarken amacım, sadece Oğuz Atay ve tutunamayan kahramanları üstüne yazmaktı. Sonra biraz üşendim, biraz saçmaladım. Çok saçmaladım. Araya başka romanlar, filmler, sayıklamalarım girdi. Blog giderek günlüğe, bir delinin hatıra defterine döndü. "Selim gibi yazmaya başladık biz de sonumuzu baştan" gibi klişe cümleler yazarken yakaladım kendimi kaç kere! Yemin ederim!...

   

Oğuz Atay'ın, roman kahramanları  arasında en fazla idealize ettiği, üzerine en çok titreyip hiç laf söyletmediği, giderek İsa'laştırdığı  tip, tutunamayanların prensi:  Selim Işık'tır.  O hepimizin prensidir. Tutunamamak, tutturamamak   roman   boyunca  Selimlik'le özdeşleştirilir. Hayat karşısındaki tavrı, yalnızlığı ve bunalımlarıyla benim gibi birçok dengesini yitrmiş adamı  derinden etkilemiş, daha da dengesizleştirmiştir  Selim Işık. Tutunamayanlar'ı okumak, Selim'le tanışmak, hayatımın tesellisi olmuştu gerçekten de bir dönem. Tutunamayanlar'ı bilmem kaçıncı defa törenle  okurken  bugünlerde yeniden, yazdığım yazılara, kimi sayfalardaki satırlara takıldım, kaldım:

 

***

Romanda  hayattan  hiçbir  beklentisi kalmayan, toplumla  tüm  bağlarını koparmış, iç dünyası ile  dış dünya arasındaki derin  uçurumu aşamayan Selim nihayetinde intihar eder. Değerler sisteminin giderek maddileştiği, yozlaştığı bir toplumda Selim'in varolan  düzenle barışamayarak kaçışı ancak oyunlarla olur. Okuduğu kitapların en basitinden manavın onu kazıklamasına bile engel olamadığı bir toplumda yaşamaktadır. Bu yüzden hep çocuk kalmak ister, bu dünya ölçütleriyle büyümek ona göre sadece tutunanlar için gereklidir. Düşlerinin büyüsüne kapılarak oyunlarını çok ciddiye alır. Oyunlarının sonunu getiremez ve her defasında kaçtığı dış dünyanın sevimsizliğine düşer. Selim'in sonunu hazırlayan da yine bu oyun alışkanlığı olur. Ölümünden altı ay kadar önce ona yolda rastlayan arkadaşı Esat, şunları anlatır: "Dalgın ve üzüntülü yürüyordu. Oyunlarından yorulmuş görünüyordu. Bütün oyunları ciddiye almaktan yorulmuştu." 

Selim'i ölümünden bir yıl kadar önce tanıyan sevgilisi Günseli'nin anlattıkları bilinçakışı tekniğiyle verilen noktasız, virgülsüz tam 73 sayfa, Selim'in hastalığı sırasındaki ruh halini çok güzel yansıtır:

"Selim hastalığını kimseye sezdirmemeye çalışıyordu insanlar gene onunla ilgilenmezlerse  o  zayıf  halinde bu  hayal kırıklığına  dayanamamaktan korkuyordu  kendini  heyecana kaptırmaktan insanlara gene öfkelenmekten onlarla  ilgilenmekten korkuyordu kimseyle görüşmüyordu çevresine kuşkuyla bakıyordu kimseye güvenmiyordu(...) öyle acılaşıyordu ki ona artık kimse dayanamasın kimse yüzünü görmek istemesin diye bilerek eziyet ediyordu son günlerde bu gücünü de kaybetmişti yenilgiyi kabul etmişti." 

Selim, hastalığı sırasında tuttuğu günlüğünde korkularından, yalnızlığından, yaşama karşı zayıflığından, çıkar değerleri üzerine kurulmuş bir dünyada savunmasız kalışından bahseder:

"Neden bana yaşamasını öğretmediler? Neden bana, bizden bu kadar gerisini sen bulup çıkaracaksın dedikleri zaman isyan etmedim? Hayata atılmak gibi bir  çılgınlığı  nasıl  yaptım?  İnsanların dünyasına atılmayı nasıl göze aldım? Ben insan değildim ki. Yaşamadığım bir hayatın içine nasıl atıldım? (...) Onlar da bilemezlerdi görünüşümle insana benziyordum (...) İnsanların en verimli olduğu çağda tükendim. Her anı, ne yapmam gerektiğini düşünerek geçirdiğim için çabuk yoruldum."

Ve Selim kendini adım adım ölüme hazırlar:  "Bir zamanlar tutunamayanlar diye bir söz etmiştim. Şimdi bu sözü çok hafif buluyorum." Sonra haykırır: "İyileşmek istemiyorum. Artık bu kadarını ümit edemiyorum."

Selim, intiharından önce Günseli'ye yazdığı mektupta, kendi benliğini, kişilik onurunu koruyabilmek için böyle bir eyleme girişeceğini yazar: "seni seviyorum fakat neresini düzelteceğimi bilmediğim bu yaşantımı sürdürmenin anlamsızlığını seziyorum yok olmaya doğru hızlı bir gidişin farkındayım henüz koruyabildiğim bazı özelliklerim varken daha insan olduğumu hissederken bu gidişe bir son vermeliyim yoksa çok geç olacak ve kendimi affetmeyeceğim"

Canımm Oğuz, canımm Selim Işık... Türk edebiyatında bir roman kahramanının bu kadar öne çıktığı, yıllarca bu kadar canlı kalabildiği bir başka karakter daha yoktur.

Olmasın da zaten!...

16/10/2006

Anneannem, Kurt Cobain, Oğuz Atay / Altay Öktem

 

Bazen insan kendine kapaklanıyor. Sonsuz bir rüyadan yeni uyanmış gibi bakıyor hayata. Şaşkınlıkla bakıyor. Oysa yeni bir şey yok gökyüzünün altında. Her şey eskimiş, her şey küflenmiş. Boğazına bir şey düğümleniyor sanki; ağlasan ağlayamıyorsun -gülsen gülemiyorsun demek isterdim ama- gülmek zaten imkansız.

 

Öyle anlarda, tuhaf ama, ya anneannem gelir aklıma, ya Kurt Cobain, ya da Oğuz Atay. Çok sık ağlamam aslında. Yine de, ağlarken kıvamı tutturamam bir türlü. Oysa insan ağlarken bile tutarlı olmalı. Tamam, anneannem çocukluğumun altın saçlı kraliçesi, arkadaşım, dert ortağımdı. İyi de, Kurt’ la Oğuz Atay ’ı anneannemle bir tutmam, aynı gözyaşına boğmam neyin nesi? Zaten kimse anlayamazdı bunu. O yüzden kimseye söylemedim, içimde sakladım.

 

Bazen böyle oluyor işte, durup dururken anneannem, Kurt ya da Oğuz Atay geliveriyor aklıma. Bu kez durup dururken olmadı, Selim İleri taciz etti beni. Varlık’ın şubat sayısında öyle bir anlatmış ki Oğuz Atay’ı, birdenbire koyu bir boşluğun içinde buldum kendimi. Elimdeki dergiye, masamın üstündeki kahve fincanına, bir kadının kıvrımlı dudaklarına, hadi doğruyu söyleyeyim, içimdeki boşluğa bile tutunamadım. Ruhumda bir şeyler yuvarlandı, düştü, kırıldı. “Geleceğini kaybetmek, yaşanan zamanı da boşlaştırıyor,”  sözü takıldı dilime. Bir film şeridi gibi anneanne portreleri geçti gözlerimin önünden.

 

Bana bunu yapmayacaktın Selim İleri, dedim. Belki bir mektup yazdın, ezberinde hiç adres olmadığı için boşluğa savurdun mektubu. Nerden bileceksin ruhumu eskiten o postacıların buldukları her adressiz mektubu bana getireceklerini! Kurt da bir zamanlar, mektupla değilse bile, simsiyah bir plakla çıkıp gelmişti bana. Babam “Kim bu adam?” diye kükremişti duvardaki posteri gösterip. “Nerden buluyorsun bu eşkıya kılıklıları… Adam olamayacaksın sen.”

 

Oğuz Atay, Nazım Hikmet, Kurt Cobain, Che… Bir de anneannemin fotoğrafı vardı duvarda. Babam ya görmüyordu onu, ya da görmek istemiyordu. Sahiden de acayipti duvarım. Bu isimler, bu resimler nasıl bir araya geldi, ben de bilmiyorum. Ortaya karışık.

 

Ruhum da karışıktı zaten. Hâlâ da öyle. Duvar da duvardı ama, bana mısın demedi.

 

Hüzünlü şiirleri o resimlerin altında okudum hep. “Çok çirkiniz sevgilim / en çok da sabaha karşı” dizelerini o duvarın önünde yazdım. Kendimle röportaj yapar gibi yaşadım yıllarca.

Şimdi postersiz bir odada yaşıyorum, kristal kadehlerden şarap içtiğim bile oluyor bazen. Pencereleri sıkı sıkı kapatıyorum. Yine de, ruhumun bütün kuşları üşüyor.

 

Kendimle röportaj yapar gibi yaşadığımı söyledim ya; mesela “Ölümü önlemeye imkan yok mu sizce?” diye soruyordum, sonra kendi karşıma geçip “Kesinlikle yok. Yaşamı önleyebiliriz ancak,” diye cevaplıyordum. Sonra soru bile sormadan cevaba geçiyordum hemen: “Ayıkken sevişemiyorum. İçince bütün kadınlar güzel görünür derler ya, alakası yok. İçince ben güzel görünüyorum kendime.”

 

“Edebiyat metinlerinin hayat kadar acı verici olduğuna az rastlanılır. Oğuz Atay gizli mizahına rağmen, çoğu kez, hayat kadar acı veren metinler yazdı,” demiş Selim İleri. Kurt’u da o yüzden sevmişim demek. Müziğin hayat kadar acı verici olduğuna da az rastlanılır. Kurt Cobain’in de sesi kanıyordu hep. Sesindeki o acı içine işliyordu insanın. Oğuz Atay da öyle. Gülümserken bile, bir sözcük çıkıveriyor metnin derinliklerinden, yaralıyor seni ve kayboluyor. Hem gülümsüyorsun, hem kanıyorsun!

 

Anneannem, hem Kurt Cobain, hem de Oğuz Atay gibiydi. Çocuk olduğunu bile hissettirmezdi insana. Hemen orta şekerli bir kahve yapardı. Sigaraları yakardık karşılıklı. Saatlerce derin derin sohbet ederdik. Hava kararıp da gaz sobasından sızan ışık odaya hakim olana dek vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık. Çok derinlerde, gizli saklı bir yarası vardı anneannemin. Biz değil, yaralarımız kaynaşıyordu belki de.

 

Derken Oğuz Atay öldü, anneannem öldü, Kurt öldü. Bense gaz sobasından sızan ışığın altında, eskimiş posterlere bakıyorum hâlâ. Yaşıyorum galiba.

                                                           

(Altay ÖKTEM, Penguen Dergisi)