« Önceki |

29/3/2008

ben buradayım... / nil kara

29/1/2008

iskenderiye'de bir gün öncesi - V / nil kara

 

AŞK VE İNTİKAM BÖYLE ÖLÜMSÜZLEŞTİ...

 

Rifat'ın falcı kadının koynunda uyandığı o sabah

İskenderiye'den ayrılalı iki ay olmuştu

bu kez umudu daha çoktu

tinal taşına çok yaklaştığını hissediyor,

şehrin her yerinde elinde yazılı ve rakamlı bir harita

kazılar yapıyordu

falcı kadınsa

fal bakarak yaşıyordu

ilk karşılaştıkları gün Rifat'ın da falına bakmıştı

tehlike demişti ona

alevler görüyorum demişti

bir kız çocuğu var demişti

ötesini göremedi

"Oysa ona da demişti biliciler

duvarlara, ateşe ve küçük bir kız çocuğuna

dikkat et diye"

oysa tüm aklı taştaydı Rifat'ın

ölümsüzlükteydi

düşle gerçek arası bu bilmecedeydi

ona neydi ki kızdan, duvardan, ateşten...

 

falcı kadının koynunda tüketirken kadını ve geceleri

Leyla kızını büyütüyordu karnında

kendi canıyla, kendi suyuyla beslediği

öleceği günü bekliyordu yani...

 

Zaman bekletiyordu çünkü olacaklar için kendini

 

kapı çalındığında hala uyuyorlardı

Rifat'a gelen mektup Atina'dandı...

 

Sevgili Rifat,

sen gittiğinden beri uyuyamıyorum, yemek yiyemiyor, su içemiyorum,

yürüyemiyor, oturamıyor, ayakta duramıyorum. nasıl yaşıyorsun peki diyeceksin,

yaşamıyorum.

bana söylediklerin, yaptıklarımız birlikte, vaad ettiğin topraklar,

onca zaman içimde biriken umutlar, hepsi seninle birlikte gitti.

dayanamıyorum... gittin gideli nefes alamıyorum. nasıl yaşıyorsun peki diyeceksin,

yaşamıyorum.

hangi mevsimdeyiz, fark edemiyorum. zaman iyi gelir sanıyordum, git gide beter oldum.

beni, izimi, adresimi nasıl buldun diyeceksin,

rüzgara sordum desem inanacak mısın?

bu o kadar önemli mi hem?

ölüyorum Rifat.

mektubun sonunda adımı bileğimden sızan kanla yazıyorum

karnımdaki çocuğu da götürüyorum gittiğim yere

onu burada bensiz, sensiz, aşksız bırakamazdım

insan sevdiğine lanet eder mi?

artık sevmiyorum ki seni

lanetim üzerine olsun Rifat!

yaşadıklarımı yaşa sen de

bir yerinden alsın seni de hayat

o çok istediğin ölümsüzlüğü bulma sakın

sen yok olmalısın Rifat

duman bile olma, bulut bile olma, izin bile kalmasın

yoktan var olmadın ama

vardan yok ol Rifat!

tanığı olmadığın hiçbir acı kalmasın

ve unutama hiçbir şeyi!

 

sevgi bu dünyadan değilmiş

dışına gidiyorum bu dünyanın

boşalıyor kanım

ölüyorum Rifat

bu o kadar önemli mi?

                                Eleni                     

 

I. BÖLÜMÜN SONU 

28/1/2008

iskenderiye'de bir gün öncesi - IV / nil kara

 

Leyla... Leyla...

uyandığımda bu ismi tekrarlıyordum

sanıldığı gibi İskenderiye'de değildim

trenin içinde üç benzemezimle yan yana

gizliden gizliye soruşturuyorduk birbirimizi

kimsede tanışma aralığı yoktu

karşımdaki esmer kadın en çok ilgilendiğimdi

göz göze geliyorduk ama yaslıydı

sanki bir lejyoneri arap çöllerinde bırakmıştı

ve korkutuyordu yeni birini düşünme ihtimali bile

 

gözlerim kapanıyor

kompartımandaki üç kişiyi de yavaş yavaş kaybediyorum

(göğsünde gelincikler saklı bir kadın, sırtı dönük)

hoşgeldin Rifat, gelincik topluyordum sana

neden, neden yüzünü dönmüyorsun

şişşşt konuşmamalısın

niçin

çabuk unutuyorsun. Shakespeare gibi bir yaz gecesi rüyanda

tutamayacağın sözler vermeni istemem

öyleyse...

sus, ben konuşurum

ya cevap almak istersen

verme, iyi uykular

Leyla... Leyla...

 

Eee, kaçılmıyor tabii

 

çarşıyla limanın kesiştiği dar sokaklarda gezindim bir süre

Rifat'ın aradığı ve buluncaya kadar

kazmadık toprak bırakmayıp arayacağı taşın

ışıltıları vardı aklımın bir köşesinde...

ne yapacaktı Rifat taşı bulduktan sonra

ateşe atacaktı

ne için

belki inanılmaz geliyor insana ama...

 

Leyla...

ve ah!

Nerde kaldın?

Hem görmeliyim seni hem de görünmemeliyiz birlikte.

Yarın akşam altıda istasyonun arkasındaki kırmızı kulübede

bekleyeceğim seni.

Ama...

Sakın geç kalma.

 

Usulcacık bir peki döküldü dudaklarımdan

ve ah!

Oysa o toprağı kazıyor olmalıydı

ben ona bir kucak gelincik uzatmalıydım

hep öyleydi düşlerimde

düşlediklerim yine yetmiyordu gerçeğine

bütün düşlediklerim az geliyordu varlığına

 

oysa ateşten uzak dur demişti biliciler ona...

 

o ise ne yapacaktı taşı bulduktan sonra

ateşe atacaktı

oysa ateşten uzak dur demişti biliciler ona

 

peki ne için yapacaktı bunu

belki inanılmaz geliyor insana ama

aradığı taş tinal taşı

onu bulup da ateşe atana

ölümsüzlük vereceğine inanılan efsane kırmızı taş

henüz kimselere bu yeryüzünde kendini göstermeyen

kendini elletmeyen taş

Rifat'ın uğruna ömrünü adadığı ölümsüzlük

bir hayal mi yoksa gerçek mi

onu bir ömür yolculuklara çıkartan

ruhunu ele geçiren

ve Ehrimen'le işbirliği yaptıran ona

bir hayal mi yoksa gerçek mi

 

bu o kadar önemli mi?..

 

kehanete göre bir gün bu şehre geleceği belliydi

ilk kez bir şehre ad vereceği

ilk kez bir aşka

o şimdi burada

ürperiyorum

kasıklarım titriyor ertesi akşamı düşündükçe

istasyon ve kırımızı

aşk ve ateş

kan

bütün düşlerimi bindirip göndereceğim trenlerle

başka şehirlere

başka gecelere

üşümeden titriyorum

ölmeden ölüyorum

çünkü kehaneti biliyorum

kehanete göre

 

o gece hiç uyuyamıyorum

bir düş bile göremiyorum oysa...

 

istasyona vardığımda akşam oluyordu

"günün en güzel saatleri bunlar"

diye geçti aklımdan

güneş kırmızıydı, ay kırmızı

ahşap ev kırmızıydı, kan kırmızı

toprağa çömelmemek ve ...

zor tutuyordum kendimi

çalmalı mıydım kapısını

ölmeli miydim mutlaka

 

sanki soğuktu hava

sanki sıcaktı

üşümeden ürperiyordum

çünkü kehaneti biliyordum

elimi uzattım kapıya

üç kere vurdum sanırım

 

bekleyemiyorum...

bekleyemiyorum...

 

kapının açılmasıyla

gökyüzüne dağılan o yüzü

o gülümsemesi

benim içeri girecek gücüm kalmamış ki

zaten buraya gelinceye kadar...

 

elimden tutup içeri çekiyor beni sessizce

arkamdan kapanan kapının sesi

bana uzanan sesi...

"Bu şehir İskenderiye, değil mi?"

"Sen Leyla'sın değil mi?"

bu şehrin adını asla unutmayacağım

ve seni Leyla

-Ve ah!

Bana uzanan elleri...

beni yavaşça örtülerimden sıyıran

beni yavaşça ölüme gönderen

o canım elleri...

ürperiyorum

kasıklarım titriyor

çünkü kehaneti biliyorum

kehanete göre...

 

sevişiyoruz...

siz nasıl sevişiyorsanız öyle...

en güzeli belki de...

herkesin kendine göre...

 

benden önce her kadına yaptığı

benden sonra her kadına yapacağıydı

aslında olanlar

o, bütün kadınlar için deli olurdu

rüyası ve gerçeği şeytandı

o, günaha çağrının sesi

o, ölümle aşkın dans etmesi

o, ölüm cezası çoktan verilmiş bir ruh

İkenderiye'ye ve bana ad vermişti

fakat verdiği bu adları

bu şehri

ve bu kısacık aşkı

çok sonraları hatırlayacaktı

unutmasının üzerinden yıllar geçince...

Ehrimen'di

ve ruhunu güzel bir bedenle sarmıştı

çabuk tüketirdi her kadını

daha koynumdan çıkmadan söyledi

ertesi sabah Kahire'ye gideceğini

ve bir daha geri dönüp dönmeyeceğini bilmediğini...

 

ben biliyordum oysa

dönmeyeceğini

benden sonra bir falcı kadının koynuna gireceğini

benimse kasıklarımın döl tutacağını

öleceğimi

ve ama onun da öleceğini

 

zaman

bekletiyordu çünkü olacaklar için kendini...

 

ertesi sabah

bir duvarın önünde el sallıyordum ona

içimde bir yangın

karnımda kızım

oysa ona da söylemişti biliciler

duvarlara ateşe ve küçük bir kız çocuğuna dikkat et diye...

 

(to be continued...)

24/1/2008

iskenderiye'de bir gün öncesi - III / nil kara

 

tren öncesi kısa vedalaşmalar

finbar gibi kaybolmak vardı, yapamadım

ayinleri, şölenleri ve kurbanları severim

kadın gibi bulanık gözleri de

devretmeyi de (geceyi, gemiyi, suçları)

vazgeçtim! hiçbir şey devredilmeyecek

diye bir madde ekledim son paragrafa

duyan duymayan bir ikiyüz kalabalık gelmiş

beni yolcu etmeye

karşılıklı dokunduk, çoğunu kokladım

kimselere duyurmadan

sessizlik ve yükseltinin önüme gelmesinden

konuşma yapmam gerektiğini anladım, tamam

olur, ses açtım kapattım

şakırtı anlatır burayı

o sadece fısıldayarak dinledi

uzun konuşmalar yapmadı

hep kaçmalıydı, kaçtı

durduğu şehirler ondan bahsetti

öptüğü kadınlar kadını olmak

ama o kaçtı uzaklara

kaçarken ardından gelen dizelerse şunlardı:

"Rifat o gece birini öldürdü

tam söz verdiği vakitte

sokak ortasında

ölünün dudaklarından

bir koku yayıldı sahile doğru

böğürtlen kokusu"

başladım:

-Dostlarım, Athena halkı

bize mutlak huzuru verecek tanrıya isyan edin

gerçek yollar ve hayali yollar Ehrimen'le vardır

baştan çıkaranı seçin

 

ikiyüz kişilik kavmim istediğimi yaptı

aralarında fısıldaştılar

el salladım kalabalığa

el ile tuttum tren kolunu

el kadınlarının koynuna

el kapılarından geçerek

el(veda) dedim...

 

Sophokles Athena’da bir sütuna dayanmış

Teo'yu bekliyordu Rifat trene binerken

Antigone, dayısı Thebai Kralı Kreon'a başkaldırmıştı 

kardeşi Polyneike'nin ölüsü

ayaklarının dibindeydi

Rifat trene binmişti

Antigone ölüme mahkum edilmişti

olanlardan habersiz Sophokles Teo'yu bekliyordu hala

uzaktan bir tren çığlığı duyuldu

Rifat el sallıyordu

 

ve tarih bütün bu olanları sonradan yazdı...

 

kehaneti daha on yaşımdayken düşümde göstermişlerdi

kendimi, onu ve bütün olacakları

kendimin ve onun bütün geçmiş zamanlarını

gelecekteki kuytuları

bizi bekleyen karanlığı

 

o gün, onyedinci doğum günümde geleceğini anlatmışlardı

yazgı benimle başlayacaktı

bakışlarını bir geceden

bir gecenin en güzel saatlerinden

soluğunu bir rüzgardan

doğudan esen bir rüzgardan ödünç almıştı

kalbiyse bir masaldan çalıntıydı

hiç izin almadan ve hep hesap vermeden yaşamıştı

yazgı benimle başlayacak

yazgı onunla sonlanacaktı

 

ve tarih bütün bu olanları sonradan yazacaktı...

 

on yaşındaydım

bir gece düşümde...

 

on yaşındaydım

bir gece düşümde alevler sardı dört bir yanımı

etrafımı saran duvarlar ateş kusuyordu sanki üzerime

ve yalınayak, küçük bir kız çocuğu

gözleri tuhaf bir ışıkla parıldayarak

duvarın önünde bana bakıyordu

benim kızımdı

benim yazgımdı

yaşıtımdı ve sanki daha şimdiden yorgundu

uzun uzak yollardan esen bir rüzgarla

Rifat göründü sonra

gözlerini gözlerime dikip ısrarla baktı içime

gözlerimi gözlerine dikip ısrarla baktım içine

onu ve kendimi

olmuşları ve olacakları seyrettim gözlerinde

doğum günümü, beni buluşunu

benden önce yaşadıklarını

ondan sonra yaşayacaklarımı

her şeyi, evet her şeyi

 

o şimdi İskenderiye'de, eyvah!

benim şehrimde

burada

ad koymaya gelmiş bilmeden bir yazgıya

kendini aşka adamış yüreğimi bekleyen bir büyük tehlike

oysa ona da söylemişti biliciler

duvarlara, ateşe ve küçük bir kız çocuğuna dikkat et diye

esen rüzgarlar susturulabilir mi oysa

gelen geri döndürülebilir mi?

söylenenler ya da görülenler bilinse de

insan yazgısından uzağa kaçabilir mi?

 

Ertesi gün ve daha ertesi günler

hep aradım onu

sokaklarda, çarşılarda

toprakta, havada

içimde, dışımda

yoktu

yoktu

yoksa

beni yazgımla başbaşa bırakıp 

gitmiş miydi şimdiden?

olacak şey miydi?

şimdiden

daha ölünecek onca beden varken 

olacak şey miydi?

 

bir vapur bağırdı o sırada

liman beni çağırıyordu

gitmemek olmazdı

ürperiyorum

kasıklarım titriyor

çünkü kehaneti biliyorum

kehanete göre...

 

gülümseyerek gittim ölüme... 

 

(to be continued...)

8/12/2007

iskenderiye'de bir gün öncesi - II / nil kara

 

kehanete göre bir gün bu şehre geleceği belliydi

tam da doğum günümde

önce bu şehre sonra bana ad vereceği

kasıklarımın döl tutacağı

hepsi belliydi kehanete göre

beni bir duvar üzerinde ağlar bırakıp

terk edeceği de

oysa ona da söylemişti biliciler

duvarlara, ateşe ve küçük bir kız çocuğuna dikkat et diye

her şey söylendiği gibi oluyordu

o gün doğum günümdü, on yedime basıyordum

hala kızım ve ben çarşıyı dolaşıyorduk

biraz baharat, biraz koku, biraz kına alacaktık

ben onu bekliyordum

bunca kalabalıkta onu tanıyacak mıydım acaba

tanıyabilecek miydim

 

alacaklarımızı alıp kumaş aramaya başlamıştık

kumaşçı top top ipekleri, setenleri

renk renk bahçeleri önümüze sermişken

o girdi içeri

söylenenleri biliyordum

anlatılanları düşlemiştim

ama bütün düşlerim az geliyordu varlığına

bir görüşte tanımıştım, bu oydu

yazgı buydu

bir bakışta kör oluyorum sandım

o şimdi İskenderiye’de, eyvah!

benim şehrimde

burada

ad koymaya gelmiş bilmeden bir yazgıya

bilse de gelir miydi yine

bilse de yırtabilir miydi kehaneti

kendini aşka adamış

ve yalnızca aşk için yaratılmış yüreğimi bekleyen bir büyük tehlike

o günaha çağrının sesi

o ölümle aşkın dansetmesi

ürperiyorum

kasıklarım titriyor

çünkü kehaneti biliyorum...

 

her yanımı alevler sardı

olduğum yerde bayılmışım

yüzüme çarptıkları sular bile uyandıramamış beni

o gelip eğilince üzerime

tutup kollarımdan kucaklayınca beni

ölüyorum sandım

dükkanın tek sedirine yatırdı beni

gözlerimi açmak istemiyordum

gözlerine düşmek istemiyordum

onu sevmek, sevişmek onunla istemiyordum

ölmek istemiyordum

ama o öldürmeden sevemezdi, biliyordum

onu beklemiştim hep ama yine de

şimdi her şey bana birdenbire geliyordu

çare yok, açacaktım gözlerimi

hiç çare yok düşecektim gözlerine

sevecektim onu çok

ve tek bir kere sevişecektim

döl tutacak

ve sonra ölecektim

düşümde bir hikaye anlatılmıştı bana yıllar önce

bu hikayeyi sonraları herkesler bilecek demişlerdi

ateşe aşık bir uçan böceğin hikayesiydi

 

ateşe sevdalanmak intihar değil miydi

sevdanın kendisi

sevenin kendini öldürmesinden başka bir şey miydi sanki

 

oysa ona da söylemişti biliciler

duvarlara, ateşe ve küçük bir kız çocuğuna dikkat et diye

yazgın onlarda kilitli diye

hangi duvar, hangi ateş, hangi kız

hangi limanlı şehirde

sonra unutmuştu ona söylenenleri

sorular sormaya

kazı yapmaya

bırakıp gitmelere vurmuştu kendini

bırakıp gitmelere ve asla geri dönmemelere

buhara otu içmişti ne de olsa

ve pazarlığa oturulmuştu bir kez seyahat tanrısıyla

o şimdi İskenderiye’de, eyvah!

burada

gözlerimi araladım

kehaneti biliyordum oysa

hemen oracıkta kesmeliydim bileklerimi

acıları yaşamadan daha fazla

ama hayır

gözleri gözlerime değdi çaresiz

kör oluyorum sandım

felç oluyorum sandım

kıpırdayamıyordum

bütün düşlediklerim az geliyordu varlığına

 

elini alnıma değdirdi

kehanete göre bu ilk ateşti

sonra gülümsedi dudakları

o günaha çağrının sesi

o ölümle aşkın dansetmesi

ürperiyorum

kasıklarım titriyor

çünkü kehaneti biliyorum

 

o şimdi İskenderiye’de, eyvah!

benim şehrimde

burada

ad koymaya gelmiş bilmeden bir yazgıya

kendini aşka adamış yüreğimi bekleyen bir büyük tehlike

 

bir dokunuşu ecza verdi

alnıma dokunan eliyle ateşim düştü, sakinleştim

adımı sorduğunu duydum hala kızıma

Leyla dedi o da sesi titreyerek

Leyla diye tekrarladı

kendi sesi kendine yankılandı

o içinden tekrarladı ama ben duydum

yüreğinin yankısı yüreğime kilitlendi

 

kapıdan çıkışını gördüm

daha o an ağıtlar yakmalıydım

ama ağlayamıyordum bile

ne gözyaşımın ne de ağıdımın

kaçınılmaz olanı değiştiremeyeceğini biliyordum

arkasından baktım uzun uzun

kimdi acaba diye düşünüyordu dükkandakiler

bense çoktandır biliyordum kim olduğunu

adı Rifat’tı.

bana ve şehre ad vermeye gelmişti

bir yazgıya bedel ödemeye gelmişti

 

kehanete göre...

 

(to be continued...)

30/11/2007

iskenderiye'de bir gün öncesi - I / nil kara

 

VE TARİH BÜTÜN BU OLANLARI SONRADAN YAZACAKTI

 

kehanete göre bir gün bu şehre geleceği belliydi

elindeki yüzlerce haritadan

bir gün kaderini görüp

bilmeden şehrin kapılarından gireceği

belliydi

o hep limanları olan şehirleri seçerdi

bir gün bu limana doğru inen

bir ırmağın ona sesleneceği biliniyordu

sese doğru indi o da

kehanete göre bir gün bu şehre geleceği belliydi

ilk kez bir şehre ad vereceği

ilk kez bir aşka

kaçınılmaz son yine yaşanacakmış ama

o kısacık zamanda...

 

buhara otu içtin mi hiç?

ben içtim dört iklim önce

içince pazarlığa başladım seyahat tanrısıyla

posta çantasından bir harita çıkartıp

önüme yuvarladı

harita sandığınız gibi

başkentler üzerine yoğunlaşmış değildi

kadınlar ve erkekler vardı

binlerce tende

milyonlarca uzunlukta

ve reng-i ahenk içinde

şu anda olduğun nokta.

 

ne olursa trenle gidiyorsun

ha deniz mi çıktı karşına

uzunca köprüler yapılana kadar bekliyorsun

bu süre on yıl da olabilir

on dakika ara da

 

ben İskenderiye'yi seçtim

dört iklim önce

bir an sorsan

ya da

kendi kendime ayna nöbeti geçirsem

adsızdır derim

Aşklarım da

Şehirlerim de

ve kaçınılmazdır son

kısa zamanın çekiciliğinde bile...

 

zeki ve şakacı bir gezgin, duyarlı tepkileri olan

direncin son sığınaklarına da gizlice sızar

alçaklığın cisimleşmiş hali mi dersin

yoksa kendine adaletsizliğin kurbanı mı

bir bakışıyla kör eden

bir dokunuşuyla ecza veren

ilaç: em: ecza

aşka ceza

pusula kırık

yırtık harita

yolu İskenderiye'den geçiyor şimdi, eyvah!

onun benim şehrime geleceğini

sonunda yazgımın böyle kilitleneceğini biliyordum

tam da doğum günümde başıma bunların geleceğini. 

 

Latince ve Yunanca biliyor

Zorf ve Kirkof okumuş

el sanatlarında da usta ayrıca

kalp hırsızlığında olduğu kadar en az

gittiği her ülkede yıkıcı bir teselli bırakırmış ardında

ve gözyaşı dökermiş örtülü, utangaç, çıplak ayaklı kadınlar

şehrin duvarlarında

ellerinde, omuzlarında, yanlarında ya da karınlarında

ondan olma çocuklarla

döllermiş şeytanı

döllermiş karanlığı bile korkusuzca.

 

biliyordum

bir gün benim şehrime de geleceğini hep biliyordum

ben onu bekliyordum aslında 

buhara otu içermiş

adsızmış aşkları da şehirleri de

kaçınılmaz sonlar yaşanırmış 

kısacık zamanlarda bile

güzelmiş sesi

o bir şarkıya başladı mı

büyülenir, dize gelirmiş önünde düşmanları bile

çok mu düşmanı varmış

kimsenin olmadığı kadar diyorlar

yıkıp döktükleri düşse ardına

uzarmış burdan başka kıtalara kadar  

 

toprağın altına sızarmış gittiği şehirlerde

kimsenin bilmediği bir şey ararmış

önceleri sorular sorarmış yüzlerce, art arda

sonra da başlarmış kazı yapmaya

tuzunu yalarmış toprağın

en derine inermiş

bulduklarından memnun olduğu hiç görülmemiş

susarmış sonra

bir daha soru da sormazmış

merak edilecek hiçbir şey kalmamış gibi sanki

anlarlarmış gidecek oralardan

gözlerinde yeni şehirlerin sokak fenerleri

yeni limanların ışıkları yanmaya başlayınca

ne önüne serilen onca kadınlar

ne verilen altınlar

ne sunulan iyi teklifler bir işe yaramazmış

 

o şimdi İskenderiye'de, eyvah!

benim şehrimde

burada

kendini aşka adamış yüreğimi bekleyen bir büyük tehlike

bir tür günaha çağrı

ya da ölüm dansı

kim hala körce inanabiliyor ki ona

inanılmasa da yaşananlar aynı her defasında

o şimdi burada

ürperiyorum

kasıklarım titriyor

çünkü kehaneti biliyorum

 

kehanete göre...

 

(to be continued...)

29/8/2007

gravity / nil kara

 

We are all born mad / but some remain so

 

G = m.g

 

Bir ney üflesin şimdi

bir ud çalsın

nihayet ve nihavend bir gece bu

bütün o mahur besteler çalsın

 

Kendi el yazım okunmuyor bazen kendime bile. Aynaya tutsam da...

 

Atlas benzeri ciltli bir kitapta mı okumuştum ilk ne? Nil nehri yeryüzünde yerçekimine ters akan tek nehirmiş. Hah demiştim işte, insan ismiyle “müsemma” imiş. Hep bir aksiliğimin, bazen uyumsuzluk dedikleri tersliğimin, normal dışı davranışlarımın nedeni bu muydu acaba? Sonra yerçekimini düşündüm durdum. İlk gençlik zamanlarımda yaptığım meşhur yerçekimi deneylerim vardı. Bütün bardaklar yere düşer mi?! Sonraları yerçekimsiz bir ortamda sevişmek nasıl olurdu acaba diye düşünmeler falan... Uzay hayalleri... Kuşlar, uçaklar nasıl uçar? Ayda yürüsem mi? Yürürken adımlarımız ses çıkarmaz di mi? Bazen rüyalarımda uçarken niye düşmüyordum peki? Demek beyin gücü, ya da hayal gücü yerçekimine galip gelebiliyordu. Ne de olsa bir nehir çıkıp ona ters akabiliyorsa kafa tutup, bu gezegende her şey olabilirdi.

 

En çok ne zaman yitirir anlamını yerçekimi? İnsan aşık olduğunda mı?

 

- Hiç terapi gördün mü?

- Anlamadım, kimi gördüm mü?

- Hiç insan öldürdün mü peki?

- Hayır.

- Ruhlarını bile mi?

- Asla!

- Peki ya hayvan?

- Çok küçüktüm. Birkaç kez ot sineklerini vazelin kutusuna kapatıp, içine su doldurup boğulmalarını  seyretmiştim. Çocuklar çok zalim olurlar.

- Hiç yere düştün mü?

- Çook!

- Şairin dediği gibi yerin çektiği kadar mısın?

- Yer beni çekmez ki, beni kim çeker? Ben bile çekemem!...

- Peki hiç uçtun mu?

- Çook! Kaçında yere inebildin desene!...

 

Gravity’nin adını ilk duyduğumda en çok sözlerini merak etmiştim. Fragile’dan daha mı güzeldi? Dose me up’a benziyor muydu acaba diye. Sözleri yokmuş meğer. Ha ha... Yani varmış da, dinleyen kendi yazıyormuş gözlerini kapatıp. Karşındakinin zekası, kendi zekan kadardır. Onu ne kadar algılayabildiğine bağlı. Yerçekimi de yerin çektiği kadar, seni ne kadar çekebildiğine bağlı.

 

- Nerdesin?

- Burada.

- S.O.S.

 

Gravity başlıyor.

Gözlerimi kapatıyorum.

Usuldan bir sıcaklık kaplıyor tenimi. Saçlarım bir rüzgarla titreşiyor. Önce bir tren garı görüyorum. Vedalaşmalardan nefret ettiğimden olsa gerek trene el sallayanlardan değil de binenlerden biriyim. Bana gitmek olsun da... Gökyüzü hafif yağmurlu, hava serin. Ritm güzel ve elbet hüzünlü. Gitarın telleri, bir kadının saçlarına ve vücut kıvrımlarına dönüşürken çok güzel bir erkek eli, esmer okşuyor beni. Bilmediğim, ölçemediğim bir zamanın içindeyim. Ve yerin ayaklarımın altından hafifçe çekildiğini hissediyorum. Ritm hızlanıyor. Rengi, kokusu, tuzu kanıma karışıyor. Yerçekimi yok sanki!...

 

- Hiç terapi gördün mü?

- Kimi?

 

Hiç düş kırıklığına uğramayanlar hiç düş kurmamışlardır. Ya onlardan biri olup rahat etmeli, ya da düş kırıklığı dolu bir dünyada kırık bir dize gibi gezinmeli.

 

Havalanıyorum. Düşmekten korkmadan!...

 

Ve seviyorsun Gravity’i çok seviyorsun. Sonsuza kadar çalacak bir Gravity damarlarında dolaşan, biliyorsun. Hayata tüm alçaklığına rağmen çaktırmadan teşekkür bile ediyorsun. Hani o kadar yani... O derece...

 

Bizler, tutunacak yer arayıp da elleri kayanlar! Bizler, sayısız kere tren altında kalmış bir yaşamı olanlar! Sonsuz bir yerçekimine tutunmaya ne dersiniz? Bir gün çekmese de o yer bizi, güvenin kolaycılığına aldırmadan... Eee ne de olsa we are all born mad, but some remain so.

 

Gravity çalıyor sokaklarında kentin bu gece. Yağmur ve nota sesi. Gravity’nin nefesi rüzgara dönüşüyor içimde. Damlalar, her biri bir nota kılığında dökülüyor kıyafet balosunun üzerine.

 

la

si

la

do

si

la

sol

 

Yağmurun kendini ıslatması gibi bir şey bu benim ağlamam. Tüm kent pencerenin dışında değilmişçesine es / ki bir suskunlukla seyrediyorum baloyu. Gravity soluk alıp veriyor, buğulanıyor camlar, gözlerimden ellerime bir ıslaklık yayılıyor. Birdenbire tüm kaldırım taşı telleri la sesi çıkarıyor. Ayak izlerim yıkanıyor. Dizlerime kadar boğuluyorum.

 

la  si  la  do  si  la  sol

 

Trafik lambalarından teller ince bir do çalıyor. Birikmiş soluklarını üflüyorlar. Yıllardır ayakta durmuşluğun ve onca olan biteni görmüşlüğün yorgunluğuyla. Gravity’nin rüzgarına karışmış suskunluğum çalınanı dinlemeye devam ediyor. Kırmızı ışıkta takılıp kalıyor gece. Karşıdan karşıya geçerken ezilmekten hep korkmuş yüreğim, bu kez sakince geçiyor öte tarafa. Beklemeye koyulmuş renkleri görüyorum sarı – yeşil. Okşuyorum sanki renkleri. Renkler de beni. Ellerime kadar boğuluyorum.

 

la  si  la  do  si  la  sol

 

Telefon kulübeleri kendi içlerine sığınmış bekliyorlar dinmesini bestenin. Hangi rakama dokunsalar la sesi duyuluyor. Re mi fa ların her biri bir sokak lambasına sevdalanmış, onların aydınlığına sarılmışlar. Ben Gravity’e sarılmışım, gözlerim yanıyor. Gözlerime kadar boğuluyorum.

 

la  si  la  do  si  la  sol

 

Bemoller, diezler kuş kılığında gitardan telefon tellerinin üzerinde kol kola girmişler. Islak bir tuvale gitar resmi yapmak istiyorum boğulmuş ellerimle. Olmuyor!... Dağılan kırmızı ve siyah tepelerden aşağıya hızla dökülüyor. Dökülen karanlığımı topluyorum. Utangaç ve aceleci telaşın gülümsetiyor Gravity’i. Uzanıp bir tel saçına dokunuyor. Saçlarıma kadar boğuluyorum.

 

la  si  la  do  si  la  sol                               la  si  la  do  si  la  sol

 

Parkın gitar banklarında bir gazetenin altında üşüyor si. Öyle çok çalıyorum ki üst üste Gravity’i...

 

            do                                                                              do                                                                                   

       si        si                                                                      si        si

  la       la        la                                                            la        la         la

                          sol                                                                                   sol

 

Sonunda sel basıyor kenti. Bilsem ağlamazdım diyorum. Anahtar kılığında sol bir parmak penceremi tıklıyor. Gravity’e bakıyorum. Gülümsüyor. Ne de olsa we are all born mad but some remain so.

 

Nil Kara

5/8/2007

ankara garı / nil kara

 

tren garları öldürüyor beni

hele Ankara Garı:

garda kadınlar, çocuklar, adamlar, yaşlılar

ayrılan sevdalılar

yer yer, az az, belki belki kavuşanlar

yağmurda ıslanmadan ağlayanlar

karda bembeyaz yüreklerine hasret yükleyenler

tren düdükleri, saat gonkları

gizli gizli sigara içen inzibat erleri

garın gündüz sürgünleri...

 

gece sürgünlerinin yaşamıysa ayrı bir memleket

bir şişe şarabın büyüsüne kapılıp

umut arayanlar

bir davaya baş koyan duvar yazıcılar

savaşanlar

kadın arayanlar, pazarlık yapan kadınlar

yaşamını pazarlık masasına koyanlar

oynadıkları kumarda kaybedenler

Ankara Garında yaşama direnenler

gözyaşı dökenler, pişmanlar

hâlâ inatla tutunmaya çalışanlar

elleri kayıp düşenler

“Tutunamayanlar”...

 

Ankara Garında yaşanan intiharlar

tren altlarında kalmış yaşamlar

çareyi ölüme tutunmakta bulanlar

iyi rol yapamayanlar

başörtülü yaşamlar, sığınanlar,

kaçaklar

en sonra da yolcular...

sevmenin gitmek demek olduğunu anlayanlar

sevilmeyenler, gidenler

yer yer, az az, belki bazen gelenler

hiçbir şeye kavuşamayanlar

ben de kavuşamamaya giden bir yolcu Ankara Garında

ne gündüz, ne de gece

yaşam sürgünü ben...

 

insan umutsuzluktan ölür mü hiç?

ben diyeyim öldü

bunu kabul etmeyen gerçekçiler desin gitti

ancak sonunda geldik

bir yerde buluştuk:

ne o, ne de oyuncak köpeği

artık buralarda oturmuyor.

 

Nil Kara

24/7/2007

there comes another panic attack / nil kara

 

Çizgi filmler rüyalarında görmüşler beni. Onları çiziyormuşum tüm yalnızlıklarıyla. Kaybolmak ve hiç olmak istiyormuşum. Evet dedim sabah uyanınca. Şarapla yıkanıp gazete kağıdıyla kurulanacağım. Yüzüm olmayacak benim. Gökyüzüne asılı umutlarım olmayacak. Uslu duracağım. Akılsız olacağım. Bir hırsızın en küçük kızı olacak ruhum. Belki de herkes paramparça. Kelimenin tam anlamıyla... Bazen ne kadar kırık bir haldeyim, diyorum. Oysa  pek çok insana göre çok iyiyim ya da bu hayat ne zaman nerede başladı kırıp dökmeye,farkında bile değilim. Kırık cam, kırık taş, diyorum ki söyleyecek bir şeyim yoktur belki, belki susacak bir şeyim bile... Sadece kırıldıktan sonra kaybolan parçalarım vardır herkes gibi. Bu yüzdendir yapıştırılamayışım. Anlatmaya başlasam diyorum ama cidden başını unutuyorum. Ha ha.

 

Fotoğrafların arkasına bir şarkı yapışmış, resimle duvar arasına ,hep o şarkıyı söylüyorum. World is a sick machine... Kırmızı duvarlar... Kırmızı demek alarm demek sanki. Ufalıyor patlama. Ama  yüksek güven. Nereden geliyor o da belli değil. Hatırlıyorum, biri demişti ki  yıllar yılı tanrı sandım kendimi. O da bir şey mi diyorum, ben kendimi yıllarca kendim sandım. Şimdi gece saat 12’de balkabağına dönüşmek yerine olympia bir daktilo şeridine dönüşesim var fena halde. Şimdi biri bu monoloğu  karşılasa diyorum. Birisi harften harfe seken ve dayanacağı son noktayı reddeden bu basıncı karşılasa.... Bir taksi şoförü öldürüp, ağaçları tekmelesem, kim için ne değişir... Sayfalarca anlatsam, müzik dinlesem, mumları yesem, cam kırıkları üzerinde sevişsem ne değişir... Kaybetmek de yok kazanmak da...

 

37 numara ayak izim kaldırımlarda iz bıraksın istemiyorum... Kenarlarım  yırtık, içim patlak. Onarılmaktan yalama olmuş tüm vidalarım... Tamir tutmuyorum. Kablolarım birbirine değdikçe alarm veriyorum, kırmızıya çalıyor rengim... Şarkıların içinden geçiyorum. Beni yaşatan ve öldüren düşüncelerim var. Nerdeyse mor balonum da patlayacak içimin şişip şişip patladığı gibi, az  kaldı. Geç kaldı... Kim? Herkes tabii... Siyah beyaz fotoğrafımdaki mor elbisemin rengi görülmüyor ama o da yırtılmak üzere kenarlarım gibi tıpkı... Ufalıyor patlama ama yüksek güven... Nereden geliyor acaba? Şimdi şu haldeyken. kolay böyle iletişimsiz yaşamak... Kolay değil... Hiçbir  şey kolay değildir... Şimdi biri bu monoloğu göğüslemeli. Birileri harften harfe seken ve dayanacağı son noktayı reddeden bu basıncı karşılamalı. Saat kaç? Birazdan güneş bir ağrı gibi kaplayacak sabahı. O da doğarsa tabii. Belki de o doğmadan ben... .... ... 

 

Göğsümde sıkıntılı bir kuş. Bir kıpırtı olsa yaşadığıma inanacağım. Bir kıpırtı olsun yok. Ağzıma zorla bir gülümseyiş arıyorum. Uyandığımda orada olsun diye. Oysa bazen uyanamıyorum... Kafatasımda durmadan çözülüp bağlanan bir deli gömleği... Kendi ellerimle bağlamışım. Ses ve ünlem istiyorum... Hafifletici bir neden istiyorum... Düş kurdum, düş kırdım... Kaybettiğim kimlik ve unuttuğum kelimelerden ibaretim... Damarlarım delirmiş bir kanla atıyor. Pencereyi aç, boğulacağız. Paramparça ettiğim herkesde, paramparça ettiğim kendim... Çıkageliyorum... Dur biraz bekle... Uydurdum her şeyi... Yetişebilir miydim? Geç mi kaldım? Çok mu? Uzun uyku... Ah seninle uyuyabilseydim. Hayatım yakalanamaz bir rötar. Ya acele ediyorum, ya geç kalıyorum. Çıplak tenimin kustuğu kırgın rengi okuyun diyorum yaralarımda. Renk okunmaz diyenlere aldırmayın. Yaralarım daha da eski benden. Her biri için düştüğüm kaydı çoktan unuttum.

 

Bakın! Pardon dinleyin! Yok, okuyun!... Önce sizi hazırlamalıyım söyleyeceklerime. Beni herkesten uzak tutmalarının sebebi yayılmaya hazır bir hastalık olmamdı. Hastalıktım. Yaralarımı bulaştırıyordum, kaçkındım. Kapatıldığı odaya sığmayan tuzla buz arası, kararsız, umursuzdum... Umursuz... Ne güzel... Hiç... Ne güzel… Küçücük hareketlerle gelin. Kelimeleri tek tek söyleyin. Uzun bir cümleyse kuracağınız lütfen beni özne ya da nesne yapmayın. Devrildim ben. Epey oldu. Tabii ki kalkılır dediler. Kimse kalmaz düştüğü yerde dediler.. Kalakaldım... Herkes ve her şey hızla geçiyor önümden. Görebiliyorum. Yerler eriyor. Etkisiz ötenazi... Binlerce zayıf kedi... Hepsinin gözü kan çanağı. Bir şeyler yap. Elimden tut!... Elim... Bütün mumlar eriyor. Geçti neyse... Geçti bunlar...

 

Vakur bir edayla başımı kaldırıp çağırıyorum. Gel usulca cinnet... Sanıyorlardı ki kabukluydum. Değildim oysa. Beni kazıyacaksın ki tırnağınla taze et, kan, lif, biraz bozuk nöron dengesi, oksijen kaynağıyla sedatifler... Olamazmış o teraziyle, ruhum kabından taşmış, geri dönüp bütün odalarını dolaşmış evin, bomboş, hani taşınılan gün yapılır ya. Öyle işte... Oysa bütün sıvılarım kabından taşmış... Buradaydım. Ben ve biz. Buradayız. Ne tuhaf... Yanlış hıçkırık... Kim saklanıyor acaba şu kuklanın içinde? Kabuk dediğiniz zaten hemen deliniverirdi. Çok mu güçlü sanmıştınız beni? Gelir geçerdi nasıl olsa en üst kattan atlama duygusu. Ben de  isterdim o an uyanmak. Uçup oraya konmak. Köprünün iki ucu da yok mu yoksa? Kırmızı bir boşluk... Tam bana göre. Çıkıp yürüdüm geceden. Biraz anladım,işim zor benim. Tüm kayıtları silmek... Geçmiş mi? Geçmiş... Bufalolar geçti gitti sanki üzerimden büyük bir toz bulutu bırakarak burada. Kaç yüz  yıl önceydi... O zaman da maskeleri var mıydı insanların? Her şeyi kendime kurulmuş ince ayarlı bir saat sandım ben. Ve sanki ağır bir suç atıldı bana. Onu çok iyi işledim. Kim? Bilmiyorum ki kim uykusuzluğumun ülkesini aşıp gelebilir yanıma bu saatten sonra? Kim ağrımın çekirdeğinde son fotoğrafımı çekebilir? Kim benimle uyumaya cesaret edebilir? Bilmiyorum ki kimim ben? Bilmiyorum kimim ki ben nedir yürürken ikiye ayrılan içimde...

 

Vakit tamam. Her şey ayarlandı. Beynimde hazırladığım felç usulca alışacaktır bedenime. Bana arsız gerçeğin sunduğu armağan... Suyun üzerine yazılan adım... Çekip çıkartın öyleyse harflerimin arasından serpilen izafi alfabeyi diyor ve ışıklarımı söndürüyorum...

 

Nil Kara

30/6/2007

baba beni neden peçeteye silip atmadın ki? / nil kara

 

Sonra müthiş bir dinginlikle oturdum koltukta... Ah nasıl bir iç huzuru anne... Bir ses yükseldi onca ses içinde birdenbire. Telaşlıydı sanki. Korkuyordu sanki. Tok bir sesti sanki. Aç bir sesti. Beyin ameliyatı dedi. Şart dedi. Beyin büyüyor. Beynin kendisi bir ur olmuş büyüyor. Burası galaksiler arası bir depresyon merkezi değil miydi? Ben geldiğimde öyleydi. Burada kan, ameliyat falan, ne iş dedim... Kendime dedim. Ben hep kendimle konuşurum anne bilirsin... Cisimler somutluklarını kaybediyorlardı yavaşça. Ve ses çıkarmadan. Bir de matrix belası vardı başımızda... Nasıl bir kodlanma, klonlanma... Gerçeğin ve boyutların ötesi... Başım ısınıyordu anne. Elektrik sobası gibiydi. Sıcaktım çok. Gözlerimdeki bandaj somutluk kazanmıştı artık. Günlerdir bir şey yemediğimi hatırladım. Ağzım acıydı ama sigara kokusu alıyordum bir yerlerden. Ve burnumun direği sızlıyordu sigara için.

 

Ben kendi gözlerimi bile açıp bakamazken, bana sevgiyle bakacak gözleri özlüyordum. Bir tek senin sevgin sahiciydi anne. Ve kalıcı... Eskimeyen, gitmeyen... Aman anne... Sakın ha!... Sonra neşeli kahkahalar duydum. Ya da duyduğumu sandım. Hani kimin beyniydi büyüyen ur gibi? Birilerinin beyni büyürken nasıl gülebiliyorlardı? Ahh, Tezer geldi aklıma... Her şey geçiyor hiçbir şey geçmese de...  İçimde sigara ağacı çıkacak derdi. Neden Boyacıköy dedim kendi kendime. Orada bir aşk cinayeti. Seninle okur ağlardık o öyküyü. Artık güçlü ve akıllı olmak istemezdik anne. Mutlu olmak isterdik. Delilik usulca mı gelirdi yoksa birdenbire mi? Aslında ikisi aynı şey değil mi? Usul usul birikir cinnet içimizde, son damlayla da tamamlanır puzzle. Anlamak birikimi yorgunluk ötesi...

 

Ben uçsuz bucaksız bir uykuya yatmak istediğimde daha bundan yıllar önceydi. Yardım istediğimde daha bundan yıllar önceydi. Beyni büyüyen kimdi acaba? Gözümde canlandırmaya çalıştım. Karanlıktı ama yine de çalıştım. Beynin kafatasından çıkışını gördüm sanki. Sol elimle ve hemen telaşla başımı tuttum anne. Sıcaktı ve gitgide ısınıyordu. Birden sustu sesler. Eagles çalmaya başladı. Tequila Sunrise değildi ama çalan. Her şey çok güzel olacak diye kendimizi inandırdığımız günler çok uzak anıydı. Bu çalan bildiğimiz her zamanki Hotel California’ ydı. Beni doğurduğun yılın adı geçiyordu içinde anne. Zaten kimse üzülmesin istemiştim bugüne kadar. Ama şimdi bu bedel ağır değil miydi anne? Gözlerim neden bandajlı acaba? Uyumaya yatarken değildi oysa. Burada ameliyat olunamazdı ki anne. Beyni büyüyen kim? Kimin beyni bir ura dönüşmüş anne? Cevapları bilen biri var mı?

 

Uyandım anne. Düzelecek mi her şey ya da bir şeyler? Niye hiç zannetmiyorum acaba, edemiyorum? Terapiler bir işe yaramıyor, ama öyle komikler ki anne... Tımarhanelerde tımar etmeye çalıştıkları ruhum nasıl güzel, nasıl zengindi oysa... Neyse ki anladılar. Neyse ki bitti şarkı. Her şey çağrışım çaresizliği şimdi... Hani ozayla tatile çıkacaktık? Sabahın 6’sında ayaklarımızı arabanın camından çıkarıp Tequila Sunrise’ı dinleyip söyleyerek sarhoş olacaktık... Sana anlatmamış mıydım anne? Ne oldu? Neden çalmıyor şarkı? Buraya gelene kadar hep telaşlıydım. Şimdi telaşlarım bitti. Burada saat yok, zaman yok, acıkmak yok... Kolumdan ya da bacağımdan besleyebiliyorlar beni... Yakında burnumdan işeyebilirim belki... Artık eskisi gibi ha ha diyemiyorum, tam da yeri oysa. Çünkü bütün organlarım yer ve işlev değiştirdiklerinden nereyle gülüneceğini hatırlamıyorum bile. Sinir uçlarım mıydı güldüğüm yer önceleri? Bilmiyorum... Neyse uzak dursunlar benden. Başımda, tepemde dolaşmasınlar... Bir tek pervaneleri severim öyle... ‘m I the one... Bize mi denk geldi anne? İnsaf!... Bize mi yani...

 

Gözlerimdeki bandaj açılacak mı ve ne zaman? Burada zaman var mı anne? Yok değil mi? Ne güzel o zaman... Zor tutuyorum kendimi... Zorla tutuyorum inan. Beyni büyüyen kim acaba? Demek benden de kötüleri var. Hep vardır zaten. Daha iyileri, daha kötüleri...  Ama artık hiç ağrım, sancım yok. Sağol anne!... Ağrıyan yerlerim ne çoktu değil mi önceleri? Sonra ben baştan ayağı ağrıya dönüşmüştüm ya hani... Şimdi yok hiçbiri... Ah nasıl dinginim... Nasıl hissizim... Artık nasıl aptalım anne... Aptal mıyım? Çok mu, az mı? Al işte... Soru sormak yasak mıydı? Ben mi karıştırdım yine? Yolculuk uzak bir yere mi? Hayırdır? Lütfen tren ya da gemi olsun bari... Hangi huzur? Yanımda olmanın bir huzuru mu vardı ki ben kaçırdım... Herkesi ve her şeyi karıştırıyorum ve kaçırıyorum değil mi anne? Bir tren ya da gemi olmalı... Öyle uzak ve öyle yakın ki... Korku yok ama... Tıpkı ağrı olmadığı gibi... Tıpkı umut olmadığı gibi... Tıpkı benim gibi... Aşk olmadığı gibi... Yokkk!... Korku yok, zaman yok... Müthiş bir dinginlik bu, ağrı da yok... Bu koltuğun sallanan cinsinden olması kimin tercihiydi acaba? Kimin seçimi? Sallanmalı... Tren gibi... Gemi gibi... Sarhoş gibi... Neden o filmlerde ya da romanlarda olan hafıza kayıplarından yok buralarda? Pardon soru sormak dahil miydi?

 

Baba beni neden peçeteye silip atmadın ki??

 

Nil Kara