« Önceki |
AŞK VE İNTİKAM BÖYLE ÖLÜMSÜZLEŞTİ...
Rifat'ın falcı kadının koynunda uyandığı o sabah
İskenderiye'den ayrılalı iki ay olmuştu
bu kez umudu daha çoktu
tinal taşına çok yaklaştığını hissediyor,
şehrin her yerinde elinde yazılı ve rakamlı bir harita
kazılar yapıyordu
falcı kadınsa
fal bakarak yaşıyordu
ilk karşılaştıkları gün Rifat'ın da falına bakmıştı
tehlike demişti ona
alevler görüyorum demişti
bir kız çocuğu var demişti
ötesini göremedi
"Oysa ona da demişti biliciler
duvarlara, ateşe ve küçük bir kız çocuğuna
dikkat et diye"
oysa tüm aklı taştaydı Rifat'ın
ölümsüzlükteydi
düşle gerçek arası bu bilmecedeydi
ona neydi ki kızdan, duvardan, ateşten...
falcı kadının koynunda tüketirken kadını ve geceleri
Leyla kızını büyütüyordu karnında
kendi canıyla, kendi suyuyla beslediği
öleceği günü bekliyordu yani...
Zaman bekletiyordu çünkü olacaklar için kendini
kapı çalındığında hala uyuyorlardı
Rifat'a gelen mektup Atina'dandı...
Sevgili Rifat,
sen gittiğinden beri uyuyamıyorum, yemek yiyemiyor, su içemiyorum,
yürüyemiyor, oturamıyor, ayakta duramıyorum. nasıl yaşıyorsun peki diyeceksin,
yaşamıyorum.
bana söylediklerin, yaptıklarımız birlikte, vaad ettiğin topraklar,
onca zaman içimde biriken umutlar, hepsi seninle birlikte gitti.
dayanamıyorum... gittin gideli nefes alamıyorum. nasıl yaşıyorsun peki diyeceksin,
yaşamıyorum.
hangi mevsimdeyiz, fark edemiyorum. zaman iyi gelir sanıyordum, git gide beter oldum.
beni, izimi, adresimi nasıl buldun diyeceksin,
rüzgara sordum desem inanacak mısın?
bu o kadar önemli mi hem?
ölüyorum Rifat.
mektubun sonunda adımı bileğimden sızan kanla yazıyorum
karnımdaki çocuğu da götürüyorum gittiğim yere
onu burada bensiz, sensiz, aşksız bırakamazdım
insan sevdiğine lanet eder mi?
artık sevmiyorum ki seni
lanetim üzerine olsun Rifat!
yaşadıklarımı yaşa sen de
bir yerinden alsın seni de hayat
o çok istediğin ölümsüzlüğü bulma sakın
sen yok olmalısın Rifat
duman bile olma, bulut bile olma, izin bile kalmasın
yoktan var olmadın ama
vardan yok ol Rifat!
tanığı olmadığın hiçbir acı kalmasın
ve unutama hiçbir şeyi!
sevgi bu dünyadan değilmiş
dışına gidiyorum bu dünyanın
boşalıyor kanım
ölüyorum Rifat
bu o kadar önemli mi?
Eleni
I. BÖLÜMÜN SONU

Leyla... Leyla...
uyandığımda bu ismi tekrarlıyordum
sanıldığı gibi İskenderiye'de değildim
trenin içinde üç benzemezimle yan yana
gizliden gizliye soruşturuyorduk birbirimizi
kimsede tanışma aralığı yoktu
karşımdaki esmer kadın en çok ilgilendiğimdi
göz göze geliyorduk ama yaslıydı
sanki bir lejyoneri arap çöllerinde bırakmıştı
ve korkutuyordu yeni birini düşünme ihtimali bile
gözlerim kapanıyor
kompartımandaki üç kişiyi de yavaş yavaş kaybediyorum
(göğsünde gelincikler saklı bir kadın, sırtı dönük)
hoşgeldin Rifat, gelincik topluyordum sana
neden, neden yüzünü dönmüyorsun
şişşşt konuşmamalısın
niçin
çabuk unutuyorsun. Shakespeare gibi bir yaz gecesi rüyanda
tutamayacağın sözler vermeni istemem
öyleyse...
sus, ben konuşurum
ya cevap almak istersen
verme, iyi uykular
Leyla... Leyla...
Eee, kaçılmıyor tabii
çarşıyla limanın kesiştiği dar sokaklarda gezindim bir süre
Rifat'ın aradığı ve buluncaya kadar
kazmadık toprak bırakmayıp arayacağı taşın
ışıltıları vardı aklımın bir köşesinde...
ne yapacaktı Rifat taşı bulduktan sonra
ateşe atacaktı
ne için
belki inanılmaz geliyor insana ama...
Leyla...
ve ah!
Nerde kaldın?
Hem görmeliyim seni hem de görünmemeliyiz birlikte.
Yarın akşam altıda istasyonun arkasındaki kırmızı kulübede
bekleyeceğim seni.
Ama...
Sakın geç kalma.
Usulcacık bir peki döküldü dudaklarımdan
ve ah!
Oysa o toprağı kazıyor olmalıydı
ben ona bir kucak gelincik uzatmalıydım
hep öyleydi düşlerimde
düşlediklerim yine yetmiyordu gerçeğine
bütün düşlediklerim az geliyordu varlığına
oysa ateşten uzak dur demişti biliciler ona...
o ise ne yapacaktı taşı bulduktan sonra
ateşe atacaktı
oysa ateşten uzak dur demişti biliciler ona
peki ne için yapacaktı bunu
belki inanılmaz geliyor insana ama
aradığı taş tinal taşı
onu bulup da ateşe atana
ölümsüzlük vereceğine inanılan efsane kırmızı taş
henüz kimselere bu yeryüzünde kendini göstermeyen
kendini elletmeyen taş
Rifat'ın uğruna ömrünü adadığı ölümsüzlük
bir hayal mi yoksa gerçek mi
onu bir ömür yolculuklara çıkartan
ruhunu ele geçiren
ve Ehrimen'le işbirliği yaptıran ona
bir hayal mi yoksa gerçek mi
bu o kadar önemli mi?..
kehanete göre bir gün bu şehre geleceği belliydi
ilk kez bir şehre ad vereceği
ilk kez bir aşka
o şimdi burada
ürperiyorum
kasıklarım titriyor ertesi akşamı düşündükçe
istasyon ve kırımızı
aşk ve ateş
kan
bütün düşlerimi bindirip göndereceğim trenlerle
başka şehirlere
başka gecelere
üşümeden titriyorum
ölmeden ölüyorum
çünkü kehaneti biliyorum
kehanete göre
o gece hiç uyuyamıyorum
bir düş bile göremiyorum oysa...
istasyona vardığımda akşam oluyordu
"günün en güzel saatleri bunlar"
diye geçti aklımdan
güneş kırmızıydı, ay kırmızı
ahşap ev kırmızıydı, kan kırmızı
toprağa çömelmemek ve ...
zor tutuyordum kendimi
çalmalı mıydım kapısını
ölmeli miydim mutlaka
sanki soğuktu hava
sanki sıcaktı
üşümeden ürperiyordum
çünkü kehaneti biliyordum
elimi uzattım kapıya
üç kere vurdum sanırım
bekleyemiyorum...
bekleyemiyorum...
kapının açılmasıyla
gökyüzüne dağılan o yüzü
o gülümsemesi
benim içeri girecek gücüm kalmamış ki
zaten buraya gelinceye kadar...
elimden tutup içeri çekiyor beni sessizce
arkamdan kapanan kapının sesi
bana uzanan sesi...
"Bu şehir İskenderiye, değil mi?"
"Sen Leyla'sın değil mi?"
bu şehrin adını asla unutmayacağım
ve seni Leyla
-Ve ah!
Bana uzanan elleri...
beni yavaşça örtülerimden sıyıran
beni yavaşça ölüme gönderen
o canım elleri...
ürperiyorum
kasıklarım titriyor
çünkü kehaneti biliyorum
kehanete göre...
sevişiyoruz...
siz nasıl sevişiyorsanız öyle...
en güzeli belki de...
herkesin kendine göre...
benden önce her kadına yaptığı
benden sonra her kadına yapacağıydı
aslında olanlar
o, bütün kadınlar için deli olurdu
rüyası ve gerçeği şeytandı
o, günaha çağrının sesi
o, ölümle aşkın dans etmesi
o, ölüm cezası çoktan verilmiş bir ruh
İkenderiye'ye ve bana ad vermişti
fakat verdiği bu adları
bu şehri
ve bu kısacık aşkı
çok sonraları hatırlayacaktı
unutmasının üzerinden yıllar geçince...
Ehrimen'di
ve ruhunu güzel bir bedenle sarmıştı
çabuk tüketirdi her kadını
daha koynumdan çıkmadan söyledi
ertesi sabah Kahire'ye gideceğini
ve bir daha geri dönüp dönmeyeceğini bilmediğini...
ben biliyordum oysa
dönmeyeceğini
benden sonra bir falcı kadının koynuna gireceğini
benimse kasıklarımın döl tutacağını
öleceğimi
ve ama onun da öleceğini
zaman
bekletiyordu çünkü olacaklar için kendini...
ertesi sabah
bir duvarın önünde el sallıyordum ona
içimde bir yangın
karnımda kızım
oysa ona da söylemişti biliciler
duvarlara ateşe ve küçük bir kız çocuğuna dikkat et diye...
(to be continued...)

tren öncesi kısa vedalaşmalar
finbar gibi kaybolmak vardı, yapamadım
ayinleri, şölenleri ve kurbanları severim
kadın gibi bulanık gözleri de
devretmeyi de (geceyi, gemiyi, suçları)
vazgeçtim! hiçbir şey devredilmeyecek
diye bir madde ekledim son paragrafa
duyan duymayan bir ikiyüz kalabalık gelmiş
beni yolcu etmeye
karşılıklı dokunduk, çoğunu kokladım
kimselere duyurmadan
sessizlik ve yükseltinin önüme gelmesinden
konuşma yapmam gerektiğini anladım, tamam
olur, ses açtım kapattım
şakırtı anlatır burayı
o sadece fısıldayarak dinledi
uzun konuşmalar yapmadı
hep kaçmalıydı, kaçtı
durduğu şehirler ondan bahsetti
öptüğü kadınlar kadını olmak
ama o kaçtı uzaklara
kaçarken ardından gelen dizelerse şunlardı:
"Rifat o gece birini öldürdü
tam söz verdiği vakitte
sokak ortasında
ölünün dudaklarından
bir koku yayıldı sahile doğru
böğürtlen kokusu"
başladım:
-Dostlarım, Athena halkı
bize mutlak huzuru verecek tanrıya isyan edin
gerçek yollar ve hayali yollar Ehrimen'le vardır
baştan çıkaranı seçin
ikiyüz kişilik kavmim istediğimi yaptı
aralarında fısıldaştılar
el salladım kalabalığa
el ile tuttum tren kolunu
el kadınlarının koynuna
el kapılarından geçerek
el(veda) dedim...
Sophokles Athena’da bir sütuna dayanmış
Teo'yu bekliyordu Rifat trene binerken
Antigone, dayısı Thebai Kralı Kreon'a başkaldırmıştı
kardeşi Polyneike'nin ölüsü
ayaklarının dibindeydi
Rifat trene binmişti
Antigone ölüme mahkum edilmişti
olanlardan habersiz Sophokles Teo'yu bekliyordu hala
uzaktan bir tren çığlığı duyuldu
Rifat el sallıyordu
ve tarih bütün bu olanları sonradan yazdı...
kehaneti daha on yaşımdayken düşümde göstermişlerdi
kendimi, onu ve bütün olacakları
kendimin ve onun bütün geçmiş zamanlarını
gelecekteki kuytuları
bizi bekleyen karanlığı
o gün, onyedinci doğum günümde geleceğini anlatmışlardı
yazgı benimle başlayacaktı
bakışlarını bir geceden
bir gecenin en güzel saatlerinden
soluğunu bir rüzgardan
doğudan esen bir rüzgardan ödünç almıştı
kalbiyse bir masaldan çalıntıydı
hiç izin almadan ve hep hesap vermeden yaşamıştı
yazgı benimle başlayacak
yazgı onunla sonlanacaktı
ve tarih bütün bu olanları sonradan yazacaktı...
on yaşındaydım
bir gece düşümde...
on yaşındaydım
bir gece düşümde alevler sardı dört bir yanımı
etrafımı saran duvarlar ateş kusuyordu sanki üzerime
ve yalınayak, küçük bir kız çocuğu
gözleri tuhaf bir ışıkla parıldayarak
duvarın önünde bana bakıyordu
benim kızımdı
benim yazgımdı
yaşıtımdı ve sanki daha şimdiden yorgundu
uzun uzak yollardan esen bir rüzgarla
Rifat göründü sonra
gözlerini gözlerime dikip ısrarla baktı içime
gözlerimi gözlerine dikip ısrarla baktım içine
onu ve kendimi
olmuşları ve olacakları seyrettim gözlerinde
doğum günümü, beni buluşunu
benden önce yaşadıklarını
ondan sonra yaşayacaklarımı
her şeyi, evet her şeyi
o şimdi İskenderiye'de, eyvah!
benim şehrimde
burada
ad koymaya gelmiş bilmeden bir yazgıya
kendini aşka adamış yüreğimi bekleyen bir büyük tehlike
oysa ona da söylemişti biliciler
duvarlara, ateşe ve küçük bir kız çocuğuna dikkat et diye
esen rüzgarlar susturulabilir mi oysa
gelen geri döndürülebilir mi?
söylenenler ya da görülenler bilinse de
insan yazgısından uzağa kaçabilir mi?
Ertesi gün ve daha ertesi günler
hep aradım onu
sokaklarda, çarşılarda
toprakta, havada
içimde, dışımda
yoktu
yoktu
yoksa
beni yazgımla başbaşa bırakıp
gitmiş miydi şimdiden?
olacak şey miydi?
şimdiden
daha ölünecek onca beden varken
olacak şey miydi?
bir vapur bağırdı o sırada
liman beni çağırıyordu
gitmemek olmazdı
ürperiyorum
kasıklarım titriyor
çünkü kehaneti biliyorum
kehanete göre...
gülümseyerek gittim ölüme...
(to be continued...)
kehanete göre bir gün bu şehre geleceği belliydi
tam da doğum günümde
önce bu şehre sonra bana ad vereceği
kasıklarımın döl tutacağı
hepsi belliydi kehanete göre
beni bir duvar üzerinde ağlar bırakıp
terk edeceği de
oysa ona da söylemişti biliciler
duvarlara, ateşe ve küçük bir kız çocuğuna dikkat et diye
her şey söylendiği gibi oluyordu
o gün doğum günümdü, on yedime basıyordum
hala kızım ve ben çarşıyı dolaşıyorduk
biraz baharat, biraz koku, biraz kına alacaktık
ben onu bekliyordum
bunca kalabalıkta onu tanıyacak mıydım acaba
tanıyabilecek miydim
alacaklarımızı alıp kumaş aramaya başlamıştık
kumaşçı top top ipekleri, setenleri
renk renk bahçeleri önümüze sermişken
o girdi içeri
söylenenleri biliyordum
anlatılanları düşlemiştim
ama bütün düşlerim az geliyordu varlığına
bir görüşte tanımıştım, bu oydu
yazgı buydu
bir bakışta kör oluyorum sandım
o şimdi İskenderiye’de, eyvah!
benim şehrimde
burada
ad koymaya gelmiş bilmeden bir yazgıya
bilse de gelir miydi yine
bilse de yırtabilir miydi kehaneti
kendini aşka adamış
ve yalnızca aşk için yaratılmış yüreğimi bekleyen bir büyük tehlike
o günaha çağrının sesi
o ölümle aşkın dansetmesi
ürperiyorum
kasıklarım titriyor
çünkü kehaneti biliyorum...
her yanımı alevler sardı
olduğum yerde bayılmışım
yüzüme çarptıkları sular bile uyandıramamış beni
o gelip eğilince üzerime
tutup kollarımdan kucaklayınca beni
ölüyorum sandım
dükkanın tek sedirine yatırdı beni
gözlerimi açmak istemiyordum
gözlerine düşmek istemiyordum
onu sevmek, sevişmek onunla istemiyordum
ölmek istemiyordum
ama o öldürmeden sevemezdi, biliyordum
onu beklemiştim hep ama yine de
şimdi her şey bana birdenbire geliyordu
çare yok, açacaktım gözlerimi
hiç çare yok düşecektim gözlerine
sevecektim onu çok
ve tek bir kere sevişecektim
döl tutacak
ve sonra ölecektim
düşümde bir hikaye anlatılmıştı bana yıllar önce
bu hikayeyi sonraları herkesler bilecek demişlerdi
ateşe aşık bir uçan böceğin hikayesiydi
ateşe sevdalanmak intihar değil miydi
sevdanın kendisi
sevenin kendini öldürmesinden başka bir şey miydi sanki
oysa ona da söylemişti biliciler
duvarlara, ateşe ve küçük bir kız çocuğuna dikkat et diye
yazgın onlarda kilitli diye
hangi duvar, hangi ateş, hangi kız
hangi limanlı şehirde
sonra unutmuştu ona söylenenleri
sorular sormaya
kazı yapmaya
bırakıp gitmelere vurmuştu kendini
bırakıp gitmelere ve asla geri dönmemelere
buhara otu içmişti ne de olsa
ve pazarlığa oturulmuştu bir kez seyahat tanrısıyla
o şimdi İskenderiye’de, eyvah!
burada
gözlerimi araladım
kehaneti biliyordum oysa
hemen oracıkta kesmeliydim bileklerimi
acıları yaşamadan daha fazla
ama hayır
gözleri gözlerime değdi çaresiz
kör oluyorum sandım
felç oluyorum sandım
kıpırdayamıyordum
bütün düşlediklerim az geliyordu varlığına
elini alnıma değdirdi
kehanete göre bu ilk ateşti
sonra gülümsedi dudakları
o günaha çağrının sesi
o ölümle aşkın dansetmesi
ürperiyorum
kasıklarım titriyor
çünkü kehaneti biliyorum
o şimdi İskenderiye’de, eyvah!
benim şehrimde
burada
ad koymaya gelmiş bilmeden bir yazgıya
kendini aşka adamış yüreğimi bekleyen bir büyük tehlike
bir dokunuşu ecza verdi
alnıma dokunan eliyle ateşim düştü, sakinleştim
adımı sorduğunu duydum hala kızıma
Leyla dedi o da sesi titreyerek
Leyla diye tekrarladı
kendi sesi kendine yankılandı
o içinden tekrarladı ama ben duydum
yüreğinin yankısı yüreğime kilitlendi
kapıdan çıkışını gördüm
daha o an ağıtlar yakmalıydım
ama ağlayamıyordum bile
ne gözyaşımın ne de ağıdımın
kaçınılmaz olanı değiştiremeyeceğini biliyordum
arkasından baktım uzun uzun
kimdi acaba diye düşünüyordu dükkandakiler
bense çoktandır biliyordum kim olduğunu
adı Rifat’tı.
bana ve şehre ad vermeye gelmişti
bir yazgıya bedel ödemeye gelmişti
kehanete göre...
(to be continued...)
VE TARİH BÜTÜN BU OLANLARI SONRADAN YAZACAKTI
kehanete göre bir gün bu şehre geleceği belliydi
elindeki yüzlerce haritadan
bir gün kaderini görüp
bilmeden şehrin kapılarından gireceği
belliydi
o hep limanları olan şehirleri seçerdi
bir gün bu limana doğru inen
bir ırmağın ona sesleneceği biliniyordu
sese doğru indi o da
kehanete göre bir gün bu şehre geleceği belliydi
ilk kez bir şehre ad vereceği
ilk kez bir aşka
kaçınılmaz son yine yaşanacakmış ama
o kısacık zamanda...
buhara otu içtin mi hiç?
ben içtim dört iklim önce
içince pazarlığa başladım seyahat tanrısıyla
posta çantasından bir harita çıkartıp
önüme yuvarladı
harita sandığınız gibi
başkentler üzerine yoğunlaşmış değildi
kadınlar ve erkekler vardı
binlerce tende
milyonlarca uzunlukta
ve reng-i ahenk içinde
şu anda olduğun nokta.
ne olursa trenle gidiyorsun
ha deniz mi çıktı karşına
uzunca köprüler yapılana kadar bekliyorsun
bu süre on yıl da olabilir
on dakika ara da
ben İskenderiye'yi seçtim
dört iklim önce
bir an sorsan
ya da
kendi kendime ayna nöbeti geçirsem
adsızdır derim
Aşklarım da
Şehirlerim de
ve kaçınılmazdır son
kısa zamanın çekiciliğinde bile...
zeki ve şakacı bir gezgin, duyarlı tepkileri olan
direncin son sığınaklarına da gizlice sızar
alçaklığın cisimleşmiş hali mi dersin
yoksa kendine adaletsizliğin kurbanı mı
bir bakışıyla kör eden
bir dokunuşuyla ecza veren
ilaç: em: ecza
aşka ceza
pusula kırık
yırtık harita
yolu İskenderiye'den geçiyor şimdi, eyvah!
onun benim şehrime geleceğini
sonunda yazgımın böyle kilitleneceğini biliyordum
tam da doğum günümde başıma bunların geleceğini.
Latince ve Yunanca biliyor
Zorf ve Kirkof okumuş
el sanatlarında da usta ayrıca
kalp hırsızlığında olduğu kadar en az
gittiği her ülkede yıkıcı bir teselli bırakırmış ardında
ve gözyaşı dökermiş örtülü, utangaç, çıplak ayaklı kadınlar
şehrin duvarlarında
ellerinde, omuzlarında, yanlarında ya da karınlarında
ondan olma çocuklarla
döllermiş şeytanı
döllermiş karanlığı bile korkusuzca.
biliyordum
bir gün benim şehrime de geleceğini hep biliyordum
ben onu bekliyordum aslında
buhara otu içermiş
adsızmış aşkları da şehirleri de
kaçınılmaz sonlar yaşanırmış
kısacık zamanlarda bile
güzelmiş sesi
o bir şarkıya başladı mı
büyülenir, dize gelirmiş önünde düşmanları bile
çok mu düşmanı varmış
kimsenin olmadığı kadar diyorlar
yıkıp döktükleri düşse ardına
uzarmış burdan başka kıtalara kadar
toprağın altına sızarmış gittiği şehirlerde
kimsenin bilmediği bir şey ararmış
önceleri sorular sorarmış yüzlerce, art arda
sonra da başlarmış kazı yapmaya
tuzunu yalarmış toprağın
en derine inermiş
bulduklarından memnun olduğu hiç görülmemiş
susarmış sonra
bir daha soru da sormazmış
merak edilecek hiçbir şey kalmamış gibi sanki
anlarlarmış gidecek oralardan
gözlerinde yeni şehirlerin sokak fenerleri
yeni limanların ışıkları yanmaya başlayınca
ne önüne serilen onca kadınlar
ne verilen altınlar
ne sunulan iyi teklifler bir işe yaramazmış
o şimdi İskenderiye'de, eyvah!
benim şehrimde
burada
kendini aşka adamış yüreğimi bekleyen bir büyük tehlike
bir tür günaha çağrı
ya da ölüm dansı
kim hala körce inanabiliyor ki ona
inanılmasa da yaşananlar aynı her defasında
o şimdi burada
ürperiyorum
kasıklarım titriyor
çünkü kehaneti biliyorum
kehanete göre...
(to be continued...)
We are all born mad / but some remain so
G = m.g
Bir ney üflesin şimdi
bir ud çalsın
nihayet ve nihavend bir gece bu
bütün o mahur besteler çalsın
Kendi el yazım okunmuyor bazen kendime bile. Aynaya tutsam da...
Atlas benzeri ciltli bir kitapta mı okumuştum ilk ne? Nil nehri yeryüzünde yerçekimine ters akan tek nehirmiş. Hah demiştim işte, insan ismiyle “müsemma” imiş. Hep bir aksiliğimin, bazen uyumsuzluk dedikleri tersliğimin, normal dışı davranışlarımın nedeni bu muydu acaba? Sonra yerçekimini düşündüm durdum. İlk gençlik zamanlarımda yaptığım meşhur yerçekimi deneylerim vardı. Bütün bardaklar yere düşer mi?! Sonraları yerçekimsiz bir ortamda sevişmek nasıl olurdu acaba diye düşünmeler falan... Uzay hayalleri... Kuşlar, uçaklar nasıl uçar? Ayda yürüsem mi? Yürürken adımlarımız ses çıkarmaz di mi? Bazen rüyalarımda uçarken niye düşmüyordum peki? Demek beyin gücü, ya da hayal gücü yerçekimine galip gelebiliyordu. Ne de olsa bir nehir çıkıp ona ters akabiliyorsa kafa tutup, bu gezegende her şey olabilirdi.
En çok ne zaman yitirir anlamını yerçekimi? İnsan aşık olduğunda mı?
- Hiç terapi gördün mü?
- Anlamadım, kimi gördüm mü?
- Hiç insan öldürdün mü peki?
- Hayır.
- Ruhlarını bile mi?
- Asla!
- Peki ya hayvan?
- Çok küçüktüm. Birkaç kez ot sineklerini vazelin kutusuna kapatıp, içine su doldurup boğulmalarını seyretmiştim. Çocuklar çok zalim olurlar.
- Hiç yere düştün mü?
- Çook!
- Şairin dediği gibi yerin çektiği kadar mısın?
- Yer beni çekmez ki, beni kim çeker? Ben bile çekemem!...
- Peki hiç uçtun mu?
- Çook! Kaçında yere inebildin desene!...
Gravity’nin adını ilk duyduğumda en çok sözlerini merak etmiştim. Fragile’dan daha mı güzeldi? Dose me up’a benziyor muydu acaba diye. Sözleri yokmuş meğer. Ha ha... Yani varmış da, dinleyen kendi yazıyormuş gözlerini kapatıp. Karşındakinin zekası, kendi zekan kadardır. Onu ne kadar algılayabildiğine bağlı. Yerçekimi de yerin çektiği kadar, seni ne kadar çekebildiğine bağlı.
- Nerdesin?
- Burada.
- S.O.S.
Gravity başlıyor.
Gözlerimi kapatıyorum.
Usuldan bir sıcaklık kaplıyor tenimi. Saçlarım bir rüzgarla titreşiyor. Önce bir tren garı görüyorum. Vedalaşmalardan nefret ettiğimden olsa gerek trene el sallayanlardan değil de binenlerden biriyim. Bana gitmek olsun da... Gökyüzü hafif yağmurlu, hava serin. Ritm güzel ve elbet hüzünlü. Gitarın telleri, bir kadının saçlarına ve vücut kıvrımlarına dönüşürken çok güzel bir erkek eli, esmer okşuyor beni. Bilmediğim, ölçemediğim bir zamanın içindeyim. Ve yerin ayaklarımın altından hafifçe çekildiğini hissediyorum. Ritm hızlanıyor. Rengi, kokusu, tuzu kanıma karışıyor. Yerçekimi yok sanki!...
- Hiç terapi gördün mü?
- Kimi?
Hiç düş kırıklığına uğramayanlar hiç düş kurmamışlardır. Ya onlardan biri olup rahat etmeli, ya da düş kırıklığı dolu bir dünyada kırık bir dize gibi gezinmeli.
Havalanıyorum. Düşmekten korkmadan!...
Ve seviyorsun Gravity’i çok seviyorsun. Sonsuza kadar çalacak bir Gravity damarlarında dolaşan, biliyorsun. Hayata tüm alçaklığına rağmen çaktırmadan teşekkür bile ediyorsun. Hani o kadar yani... O derece...
Bizler, tutunacak yer arayıp da elleri kayanlar! Bizler, sayısız kere tren altında kalmış bir yaşamı olanlar! Sonsuz bir yerçekimine tutunmaya ne dersiniz? Bir gün çekmese de o yer bizi, güvenin kolaycılığına aldırmadan... Eee ne de olsa we are all born mad, but some remain so.
Gravity çalıyor sokaklarında kentin bu gece. Yağmur ve nota sesi. Gravity’nin nefesi rüzgara dönüşüyor içimde. Damlalar, her biri bir nota kılığında dökülüyor kıyafet balosunun üzerine.
la
si
la
do
si
la
sol
Yağmurun kendini ıslatması gibi bir şey bu benim ağlamam. Tüm kent pencerenin dışında değilmişçesine es / ki bir suskunlukla seyrediyorum baloyu. Gravity soluk alıp veriyor, buğulanıyor camlar, gözlerimden ellerime bir ıslaklık yayılıyor. Birdenbire tüm kaldırım taşı telleri la sesi çıkarıyor. Ayak izlerim yıkanıyor. Dizlerime kadar boğuluyorum.
la si la do si la sol
Trafik lambalarından teller ince bir do çalıyor. Birikmiş soluklarını üflüyorlar. Yıllardır ayakta durmuşluğun ve onca olan biteni görmüşlüğün yorgunluğuyla. Gravity’nin rüzgarına karışmış suskunluğum çalınanı dinlemeye devam ediyor. Kırmızı ışıkta takılıp kalıyor gece. Karşıdan karşıya geçerken ezilmekten hep korkmuş yüreğim, bu kez sakince geçiyor öte tarafa. Beklemeye koyulmuş renkleri görüyorum sarı – yeşil. Okşuyorum sanki renkleri. Renkler de beni. Ellerime kadar boğuluyorum.
la si la do si la sol
Telefon kulübeleri kendi içlerine sığınmış bekliyorlar dinmesini bestenin. Hangi rakama dokunsalar la sesi duyuluyor. Re mi fa ların her biri bir sokak lambasına sevdalanmış, onların aydınlığına sarılmışlar. Ben Gravity’e sarılmışım, gözlerim yanıyor. Gözlerime kadar boğuluyorum.
la si la do si la sol
Bemoller, diezler kuş kılığında gitardan telefon tellerinin üzerinde kol kola girmişler. Islak bir tuvale gitar resmi yapmak istiyorum boğulmuş ellerimle. Olmuyor!... Dağılan kırmızı ve siyah tepelerden aşağıya hızla dökülüyor. Dökülen karanlığımı topluyorum. Utangaç ve aceleci telaşın gülümsetiyor Gravity’i. Uzanıp bir tel saçına dokunuyor. Saçlarıma kadar boğuluyorum.
la si la do si la sol la si la do si la sol
Parkın gitar banklarında bir gazetenin altında üşüyor si. Öyle çok çalıyorum ki üst üste Gravity’i...
do do
si si si si
la la la la la la
sol sol
Sonunda sel basıyor kenti. Bilsem ağlamazdım diyorum. Anahtar kılığında sol bir parmak penceremi tıklıyor. Gravity’e bakıyorum. Gülümsüyor. Ne de olsa we are all born mad but some remain so.
Nil Kara
tren garları öldürüyor beni
hele Ankara Garı:
garda kadınlar, çocuklar, adamlar, yaşlılar
ayrılan sevdalılar
yer yer, az az, belki belki kavuşanlar
yağmurda ıslanmadan ağlayanlar
karda bembeyaz yüreklerine hasret yükleyenler
tren düdükleri, saat gonkları
gizli gizli sigara içen inzibat erleri
garın gündüz sürgünleri...
gece sürgünlerinin yaşamıysa ayrı bir memleket
bir şişe şarabın büyüsüne kapılıp
umut arayanlar
bir davaya baş koyan duvar yazıcılar
savaşanlar
kadın arayanlar, pazarlık yapan kadınlar
yaşamını pazarlık masasına koyanlar
oynadıkları kumarda kaybedenler
Ankara Garında yaşama direnenler
gözyaşı dökenler, pişmanlar
hâlâ inatla tutunmaya çalışanlar
elleri kayıp düşenler
“Tutunamayanlar”...
Ankara Garında yaşanan intiharlar
tren altlarında kalmış yaşamlar
çareyi ölüme tutunmakta bulanlar
iyi rol yapamayanlar
başörtülü yaşamlar, sığınanlar,
kaçaklar
en sonra da yolcular...
sevmenin gitmek demek olduğunu anlayanlar
sevilmeyenler, gidenler
yer yer, az az, belki bazen gelenler
hiçbir şeye kavuşamayanlar
ben de kavuşamamaya giden bir yolcu Ankara Garında
ne gündüz, ne de gece
yaşam sürgünü ben...
insan umutsuzluktan ölür mü hiç?
ben diyeyim öldü
bunu kabul etmeyen gerçekçiler desin gitti
ancak sonunda geldik
bir yerde buluştuk:
ne o, ne de oyuncak köpeği
artık buralarda oturmuyor.
Nil Kara
Çizgi filmler rüyalarında görmüşler beni. Onları çiziyormuşum tüm yalnızlıklarıyla. Kaybolmak ve hiç olmak istiyormuşum. Evet dedim sabah uyanınca. Şarapla yıkanıp gazete kağıdıyla kurulanacağım. Yüzüm olmayacak benim. Gökyüzüne asılı umutlarım olmayacak. Uslu duracağım. Akılsız olacağım. Bir hırsızın en küçük kızı olacak ruhum. Belki de herkes paramparça. Kelimenin tam anlamıyla... Bazen ne kadar kırık bir haldeyim, diyorum. Oysa pek çok insana göre çok iyiyim ya da bu hayat ne zaman nerede başladı kırıp dökmeye,farkında bile değilim. Kırık cam, kırık taş, diyorum ki söyleyecek bir şeyim yoktur belki, belki susacak bir şeyim bile... Sadece kırıldıktan sonra kaybolan parçalarım vardır herkes gibi. Bu yüzdendir yapıştırılamayışım. Anlatmaya başlasam diyorum ama cidden başını unutuyorum. Ha ha.
Fotoğrafların arkasına bir şarkı yapışmış, resimle duvar arasına ,hep o şarkıyı söylüyorum. World is a sick machine... Kırmızı duvarlar... Kırmızı demek alarm demek sanki. Ufalıyor patlama. Ama yüksek güven. Nereden geliyor o da belli değil. Hatırlıyorum, biri demişti ki yıllar yılı tanrı sandım kendimi. O da bir şey mi diyorum, ben kendimi yıllarca kendim sandım. Şimdi gece saat 12’de balkabağına dönüşmek yerine olympia bir daktilo şeridine dönüşesim var fena halde. Şimdi biri bu monoloğu karşılasa diyorum. Birisi harften harfe seken ve dayanacağı son noktayı reddeden bu basıncı karşılasa.... Bir taksi şoförü öldürüp, ağaçları tekmelesem, kim için ne değişir... Sayfalarca anlatsam, müzik dinlesem, mumları yesem, cam kırıkları üzerinde sevişsem ne değişir... Kaybetmek de yok kazanmak da...
37 numara ayak izim kaldırımlarda iz bıraksın istemiyorum... Kenarlarım yırtık, içim patlak. Onarılmaktan yalama olmuş tüm vidalarım... Tamir tutmuyorum. Kablolarım birbirine değdikçe alarm veriyorum, kırmızıya çalıyor rengim... Şarkıların içinden geçiyorum. Beni yaşatan ve öldüren düşüncelerim var. Nerdeyse mor balonum da patlayacak içimin şişip şişip patladığı gibi, az kaldı. Geç kaldı... Kim? Herkes tabii... Siyah beyaz fotoğrafımdaki mor elbisemin rengi görülmüyor ama o da yırtılmak üzere kenarlarım gibi tıpkı... Ufalıyor patlama ama yüksek güven... Nereden geliyor acaba? Şimdi şu haldeyken. kolay böyle iletişimsiz yaşamak... Kolay değil... Hiçbir şey kolay değildir... Şimdi biri bu monoloğu göğüslemeli. Birileri harften harfe seken ve dayanacağı son noktayı reddeden bu basıncı karşılamalı. Saat kaç? Birazdan güneş bir ağrı gibi kaplayacak sabahı. O da doğarsa tabii. Belki de o doğmadan ben... .... ...
Göğsümde sıkıntılı bir kuş. Bir kıpırtı olsa yaşadığıma inanacağım. Bir kıpırtı olsun yok. Ağzıma zorla bir gülümseyiş arıyorum. Uyandığımda orada olsun diye. Oysa bazen uyanamıyorum... Kafatasımda durmadan çözülüp bağlanan bir deli gömleği... Kendi ellerimle bağlamışım. Ses ve ünlem istiyorum... Hafifletici bir neden istiyorum... Düş kurdum, düş kırdım... Kaybettiğim kimlik ve unuttuğum kelimelerden ibaretim... Damarlarım delirmiş bir kanla atıyor. Pencereyi aç, boğulacağız. Paramparça ettiğim herkesde, paramparça ettiğim kendim... Çıkageliyorum... Dur biraz bekle... Uydurdum her şeyi... Yetişebilir miydim? Geç mi kaldım? Çok mu? Uzun uyku... Ah seninle uyuyabilseydim. Hayatım yakalanamaz bir rötar. Ya acele ediyorum, ya geç kalıyorum. Çıplak tenimin kustuğu kırgın rengi okuyun diyorum yaralarımda. Renk okunmaz diyenlere aldırmayın. Yaralarım daha da eski benden. Her biri için düştüğüm kaydı çoktan unuttum.
Bakın! Pardon dinleyin! Yok, okuyun!... Önce sizi hazırlamalıyım söyleyeceklerime. Beni herkesten uzak tutmalarının sebebi yayılmaya hazır bir hastalık olmamdı. Hastalıktım. Yaralarımı bulaştırıyordum, kaçkındım. Kapatıldığı odaya sığmayan tuzla buz arası, kararsız, umursuzdum... Umursuz... Ne güzel... Hiç... Ne güzel… Küçücük hareketlerle gelin. Kelimeleri tek tek söyleyin. Uzun bir cümleyse kuracağınız lütfen beni özne ya da nesne yapmayın. Devrildim ben. Epey oldu. Tabii ki kalkılır dediler. Kimse kalmaz düştüğü yerde dediler.. Kalakaldım... Herkes ve her şey hızla geçiyor önümden. Görebiliyorum. Yerler eriyor. Etkisiz ötenazi... Binlerce zayıf kedi... Hepsinin gözü kan çanağı. Bir şeyler yap. Elimden tut!... Elim... Bütün mumlar eriyor. Geçti neyse... Geçti bunlar...
Vakur bir edayla başımı kaldırıp çağırıyorum. Gel usulca cinnet... Sanıyorlardı ki kabukluydum. Değildim oysa. Beni kazıyacaksın ki tırnağınla taze et, kan, lif, biraz bozuk nöron dengesi, oksijen kaynağıyla sedatifler... Olamazmış o teraziyle, ruhum kabından taşmış, geri dönüp bütün odalarını dolaşmış evin, bomboş, hani taşınılan gün yapılır ya. Öyle işte... Oysa bütün sıvılarım kabından taşmış... Buradaydım. Ben ve biz. Buradayız. Ne tuhaf... Yanlış hıçkırık... Kim saklanıyor acaba şu kuklanın içinde? Kabuk dediğiniz zaten hemen deliniverirdi. Çok mu güçlü sanmıştınız beni? Gelir geçerdi nasıl olsa en üst kattan atlama duygusu. Ben de isterdim o an uyanmak. Uçup oraya konmak. Köprünün iki ucu da yok mu yoksa? Kırmızı bir boşluk... Tam bana göre. Çıkıp yürüdüm geceden. Biraz anladım,işim zor benim. Tüm kayıtları silmek... Geçmiş mi? Geçmiş... Bufalolar geçti gitti sanki üzerimden büyük bir toz bulutu bırakarak burada. Kaç yüz yıl önceydi... O zaman da maskeleri var mıydı insanların? Her şeyi kendime kurulmuş ince ayarlı bir saat sandım ben. Ve sanki ağır bir suç atıldı bana. Onu çok iyi işledim. Kim? Bilmiyorum ki kim uykusuzluğumun ülkesini aşıp gelebilir yanıma bu saatten sonra? Kim ağrımın çekirdeğinde son fotoğrafımı çekebilir? Kim benimle uyumaya cesaret edebilir? Bilmiyorum ki kimim ben? Bilmiyorum kimim ki ben nedir yürürken ikiye ayrılan içimde...
Vakit tamam. Her şey ayarlandı. Beynimde hazırladığım felç usulca alışacaktır bedenime. Bana arsız gerçeğin sunduğu armağan... Suyun üzerine yazılan adım... Çekip çıkartın öyleyse harflerimin arasından serpilen izafi alfabeyi diyor ve ışıklarımı söndürüyorum...
Nil Kara
Sonra müthiş bir dinginlikle oturdum koltukta... Ah nasıl bir iç huzuru anne... Bir ses yükseldi onca ses içinde birdenbire. Telaşlıydı sanki. Korkuyordu sanki. Tok bir sesti sanki. Aç bir sesti. Beyin ameliyatı dedi. Şart dedi. Beyin büyüyor. Beynin kendisi bir ur olmuş büyüyor. Burası galaksiler arası bir depresyon merkezi değil miydi? Ben geldiğimde öyleydi. Burada kan, ameliyat falan, ne iş dedim... Kendime dedim. Ben hep kendimle konuşurum anne bilirsin... Cisimler somutluklarını kaybediyorlardı yavaşça. Ve ses çıkarmadan. Bir de matrix belası vardı başımızda... Nasıl bir kodlanma, klonlanma... Gerçeğin ve boyutların ötesi... Başım ısınıyordu anne. Elektrik sobası gibiydi. Sıcaktım çok. Gözlerimdeki bandaj somutluk kazanmıştı artık. Günlerdir bir şey yemediğimi hatırladım. Ağzım acıydı ama sigara kokusu alıyordum bir yerlerden. Ve burnumun direği sızlıyordu sigara için.
Ben kendi gözlerimi bile açıp bakamazken, bana sevgiyle bakacak gözleri özlüyordum. Bir tek senin sevgin sahiciydi anne. Ve kalıcı... Eskimeyen, gitmeyen... Aman anne... Sakın ha!... Sonra neşeli kahkahalar duydum. Ya da duyduğumu sandım. Hani kimin beyniydi büyüyen ur gibi? Birilerinin beyni büyürken nasıl gülebiliyorlardı? Ahh, Tezer geldi aklıma... Her şey geçiyor hiçbir şey geçmese de... İçimde sigara ağacı çıkacak derdi. Neden Boyacıköy dedim kendi kendime. Orada bir aşk cinayeti. Seninle okur ağlardık o öyküyü. Artık güçlü ve akıllı olmak istemezdik anne. Mutlu olmak isterdik. Delilik usulca mı gelirdi yoksa birdenbire mi? Aslında ikisi aynı şey değil mi? Usul usul birikir cinnet içimizde, son damlayla da tamamlanır puzzle. Anlamak birikimi yorgunluk ötesi...
Ben uçsuz bucaksız bir uykuya yatmak istediğimde daha bundan yıllar önceydi. Yardım istediğimde daha bundan yıllar önceydi. Beyni büyüyen kimdi acaba? Gözümde canlandırmaya çalıştım. Karanlıktı ama yine de çalıştım. Beynin kafatasından çıkışını gördüm sanki. Sol elimle ve hemen telaşla başımı tuttum anne. Sıcaktı ve gitgide ısınıyordu. Birden sustu sesler. Eagles çalmaya başladı. Tequila Sunrise değildi ama çalan. Her şey çok güzel olacak diye kendimizi inandırdığımız günler çok uzak anıydı. Bu çalan bildiğimiz her zamanki Hotel California’ ydı. Beni doğurduğun yılın adı geçiyordu içinde anne. Zaten kimse üzülmesin istemiştim bugüne kadar. Ama şimdi bu bedel ağır değil miydi anne? Gözlerim neden bandajlı acaba? Uyumaya yatarken değildi oysa. Burada ameliyat olunamazdı ki anne. Beyni büyüyen kim? Kimin beyni bir ura dönüşmüş anne? Cevapları bilen biri var mı?
Uyandım anne. Düzelecek mi her şey ya da bir şeyler? Niye hiç zannetmiyorum acaba, edemiyorum? Terapiler bir işe yaramıyor, ama öyle komikler ki anne... Tımarhanelerde tımar etmeye çalıştıkları ruhum nasıl güzel, nasıl zengindi oysa... Neyse ki anladılar. Neyse ki bitti şarkı. Her şey çağrışım çaresizliği şimdi... Hani ozayla tatile çıkacaktık? Sabahın 6’sında ayaklarımızı arabanın camından çıkarıp Tequila Sunrise’ı dinleyip söyleyerek sarhoş olacaktık... Sana anlatmamış mıydım anne? Ne oldu? Neden çalmıyor şarkı? Buraya gelene kadar hep telaşlıydım. Şimdi telaşlarım bitti. Burada saat yok, zaman yok, acıkmak yok... Kolumdan ya da bacağımdan besleyebiliyorlar beni... Yakında burnumdan işeyebilirim belki... Artık eskisi gibi ha ha diyemiyorum, tam da yeri oysa. Çünkü bütün organlarım yer ve işlev değiştirdiklerinden nereyle gülüneceğini hatırlamıyorum bile. Sinir uçlarım mıydı güldüğüm yer önceleri? Bilmiyorum... Neyse uzak dursunlar benden. Başımda, tepemde dolaşmasınlar... Bir tek pervaneleri severim öyle... ‘m I the one... Bize mi denk geldi anne? İnsaf!... Bize mi yani...
Gözlerimdeki bandaj açılacak mı ve ne zaman? Burada zaman var mı anne? Yok değil mi? Ne güzel o zaman... Zor tutuyorum kendimi... Zorla tutuyorum inan. Beyni büyüyen kim acaba? Demek benden de kötüleri var. Hep vardır zaten. Daha iyileri, daha kötüleri... Ama artık hiç ağrım, sancım yok. Sağol anne!... Ağrıyan yerlerim ne çoktu değil mi önceleri? Sonra ben baştan ayağı ağrıya dönüşmüştüm ya hani... Şimdi yok hiçbiri... Ah nasıl dinginim... Nasıl hissizim... Artık nasıl aptalım anne... Aptal mıyım? Çok mu, az mı? Al işte... Soru sormak yasak mıydı? Ben mi karıştırdım yine? Yolculuk uzak bir yere mi? Hayırdır? Lütfen tren ya da gemi olsun bari... Hangi huzur? Yanımda olmanın bir huzuru mu vardı ki ben kaçırdım... Herkesi ve her şeyi karıştırıyorum ve kaçırıyorum değil mi anne? Bir tren ya da gemi olmalı... Öyle uzak ve öyle yakın ki... Korku yok ama... Tıpkı ağrı olmadığı gibi... Tıpkı umut olmadığı gibi... Tıpkı benim gibi... Aşk olmadığı gibi... Yokkk!... Korku yok, zaman yok... Müthiş bir dinginlik bu, ağrı da yok... Bu koltuğun sallanan cinsinden olması kimin tercihiydi acaba? Kimin seçimi? Sallanmalı... Tren gibi... Gemi gibi... Sarhoş gibi... Neden o filmlerde ya da romanlarda olan hafıza kayıplarından yok buralarda? Pardon soru sormak dahil miydi?
Baba beni neden peçeteye silip atmadın ki??
Nil Kara