« Önceki |

6/9/2008

şiirin mola yerleri

Burak Baysal    05/09/2008- Radikal Kitap


Şiir söz konusu olunca pek çok sanat disiplini de ister istemez söze katılıyor. Gerek metinler arası ilişkiler düzleminde gerekse farklı disiplinlerin geçirgenliği bağlamında ortaya ‘melez’ metinler çıktığını söyleyebiliriz. Böyle olduğu için bugün salt ‘saf şiir’den bahsetmenin imkânları ortadan kalkmış görünüyor. Şiiri ortaya çıkaran malzemenin doğasındaki başkalaşım ve çoğalma, şiir üzerine söz alanların sayısını da çoğaltıyor. Şiirin tanımının ‘kendi içinde’ olduğu anlayışı yerini, her şairin kendine mahsus bir şiir tanımına bırakmıştır. İlhan Berk, bunu Türk şiirinde köklü bir geleneğin olmamasıyla, herkesin şiir yazması ve şiir üzerine söz almasıyla açıklar. Buradan bakınca, bizde belli bir dönem (askerde, âşıkken, gurbette vs) hemen herkesin şiire bulaştığı, şiirin bulaşılabilecek, üstünkörü bir uğraş olduğu gerçeği de örneklerle önümüze seriliyor. Günümüz Türk şiiri üzerine konuşurken biz daha çok ‘modern’ şiiri işaret ediyoruz; fakat bugün şiirimizin geleneksel mimari imkânlarıyla (hece, aruz vs) yoluna devam eden, edebiyat çevrelerince ‘dikkate’ alınmayan binlerce insan var. Şiiri bir iç dökme yeri, bir sığınak gibi görenlerin sayısı tarihin hiçbir döneminde az olmadı. Şiir, bu topraklarda, bir kültür taşıyıcısı gibi dilin ovasında işleyip durdu. Bu akışı biraz da şiirin maddi yükünün az olması, fakat psikolojik malzemesinin her daim hazır bulunması sağladı, diyebiliriz. Sadece şiir yazmayıp şiir üzerine görüş de beyan eden insanların çetelesini tutmak oldukça zor bir iş. Çünkü şiir yazan hemen herkesin şiir üzerine söylediği yığınla söz var. Bu yığını, bir yumak gibi çözüp kalıcı, sağlam taraflarını toplayıp derlemek de ayrı bir çaba istiyor.


İki şair; Tozan Alkan ve Şeref Bilsel, bugüne dek –bu oylumda ve bu nitelikte- kimsenin cesaret edemediği bir çalışmayı ortaya çıkardı: “Şairin Günah Defteri”. Bu ismin içerisinde anlam yükleyebileceğimiz pek çok gönderme var. Platon’un devletinden kovulan, Şuara suresinde ‘sapıklık’la itham edilen ve her halükârda ‘muhalif’ bir kimlikle dolaşan ‘şair’in şiir üzerine söyledikleri bir ‘günah defteri’nde konaklayabilir ancak. Türk ve Dünya edebiyatında, geçmişten günümüze dek şiire ve şaire dair söylenmiş çarpıcı sözleri bir araya getiren kitap İkaros Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. Kitapta yer alan ifadeler, ‘tanım, saptama’ özellikleri gösteren aforizmalardan oluşuyor. Bu aforizmalardan kimi bir cümle boyutunda kimi ise bir paragraf… ama bütün ifadelerin içinde ‘şiir/şair’ kavramları yer alıyor. Bazı şiirlerin içinde geçen, şiiri tanımlayan dizelere de yer verilmiş. Kitap sadece şairlere ait aforizmalardan oluşmuyor; kimi tanınmış hikâye ve romancıların, filozofların şiir üzerine kısa özlü ifadelerine de yer veriyor. Herkesin ağzında dolaşan fakat kime ait olduğunu bilmediğimiz birçok sözün de gerçek sahibini “Şairin Günah Defteri” sayesinde öğreniyoruz. Bir şair ve şiir tanımları sözlüğü gibi de okunan bu çalışmayı ortaya çıkaran Tozan Alkan ve Şeref Bilsel, başta edebiyat dergilerindeki söyleşiler olmak üzere, dergilerin özel sayılarından, biyografı ve hâtıra kitaplarından, yıllık ve antolojilerden, edebiyat tarihi kitaplarından… yararlanmışlar. Türk şiirinde şiir üzerine bolca aforizma ortaya koymuş bazı isimler kitapta öne çıkıyor. Bunların başında; İlhan Berk, Salah Birsel, Behçet Necatigil, Nâzım Hikmet, Dağlarca, Necip Fazıl geliyor. Sadece şiirle organik bir birlikteliği olanların değil; nitelikli okurların, dil ve edebiyat öğrencilerinin başucunda bulunması gereken, derli toplu bir kaynak niteliğine sahip bir kitap “Şairin Günah Defteri”.


Türk şairleri üzerine etki etmiş yabancı birçok ünlü şarin (Baudelaire, Rilke, Rimbaud, Mallarme, Eluard, Jakob, Goethe, Neruda, Nerval, Nietzsche, Wilde, Hugo, Yesenin, Puşkin, Ritsos, Kavafis, Paund, Eliot vs) özdeyişleri de kitapta okunmayı bekliyor. Hazırlayıcılar, biz “şiirin ne olmadığını” ortaya koymak istedik diyorlar. Evet, bugün şiirin ne olmadığı konusunda algılar netleşmediği için şiir ortamımızda bir kaos yaşanıyor. Herkesin ‘kendi’ şairi olduğu bu ortamda maalesef nitelikli ürünler de dikkat çekmiyor. Özellikle gençler, kendilerinden önce şiir üzerine kafa yoranların tespitlerini okuyarak işe başlarsa şiiri daha fazla ciddiye alıp neyin ‘yeni’ olup olmadığı üzerine bir fikir edinmiş olacaklar. Böylece yeteneğin her şey olmadığı, okumadan yeni ve orijinal metinlerin ortaya konmayacağını da görme şansına sahip olabilirler. Şairin Günah Defteri’nde yerli ve yabancı 635 yazar/şairden birbirinden çarpıcı şiire ilişkin 2002 aforizma yer alıyor. Bunlardan birkaçına tadımlık olarak bakalım: “Bin acı birikse ancak bir şiir doğurur.”(Ahmet Erhan), “Şiir ne duyguyla yazılır, ne düşüncelerle. Şiir içimizdeki doğanın kımıldamasıdır.”(Fazıl Hüsnü Dağlarca), “Gerçek şiir, anlaşılmadan anlatan şiirdir.” (T.S.Eliot), “Şiir, gerçekliğin belirsizleştirilmesidir.” (Octavio Paz), “Şiir, kaybeden kazanıyor oyunudur ve gerçek şair, kazanmak için ölünceye dek kaybetmeyi seçer.”(Jean Paul Sartre), “Şiir, bilinen sözcüklerle bilinmeyen sözler oluşturmaktır.” (Melih Cevdet Anday),..


Tozan Alkan ve Şeref Bilsel’in ortaya koyduğu Şairin Günah Defteri bize, insanın en eski yol arkadaşlarından biri olan ‘şiirin’ tarih içinde uğradığı şairleri, konakladığı yerleri, yakalandığı yeni bakış açılarını göstermesi bakımından oldukça değerli bir kaynak.

 

ŞAİRİN GÜNAH DEFTERİ

Hazırlayanlar: Tozan Alkan-Şeref Bilsel

İkaros Yayınları
2008, 296 sayfa

18/4/2008

geceye düşürülen sözler

 

"Biraz neşeli ve aptal olmanın kötü hiçbir yanı yok, kendini çok fazla ciddiye alıyorsun," dedi. "Tamam," dedim. "Kabul, bundan sonra neşeli ve aptal olacağım." Hemen, öyle itirazsız şartsız kabul etmem şaşırttı onu. Buna hazırlıklı değildi anlaşılan. Kısa bir sessizlik... "İşe okuduğun o her biri birbirinden kaçık yazarlardan başlayacağız. Hepsini hemen şimdi unutacaksın, artık hiçbirini okumayacaksın, kimseye de okutmayacaksın" dedi. "Bilmem," dedim. "Amaç yok, duygu yok, dostların yok, kitaplar yok, aşk yok, vazife var, sorumluluklar var. Ve ilk sorumluluğun, sorumluluğun kalkıncaya değin sorumlu olduğun kişilerle sevişmek!" Ciddiyeti çok komikti. Sorumluluklar kabul edildi, derhal yerine getirildi. Sevişmek güzeldi, ardından hemen uyumak gerekliydi. Gece, gece gibi yaşanmamalı, alternatif anlar yaratılmamalıydı. Bunun ne kadar tehlikeli olduğu defalarca tecrübe edilmişti. Bir kere erken yatmak, sabah erken uyanmak gerekliydi. Yatmadan önce bir liste yapmam istendi. Tuhaf, şakacı bir sesti. Ve o sesin söylediklerini ciddiye almak daha da tuhaftı tabii...

Yaptım.

 

Liste

 

* O kaçıkların hiçbirini bir daha okumayacağım.

* Kaçık olan ya da kendini kaçık zanneden kimseye aşık olmayacağım.

* Karadeniz'de bir sahil kasabasına yerleşeceğim.

* Artık rakı-balıktan nefret etmeyeceğim.

* Sık sık mastürbasyon yapacağım. Bu yolla, beni zehirleyen o yazar / şair tayfasını ve bilumum şahsiyeti bünyemden atacağım. (küçükiskender kalabilir!..)

* Yoksa ses beni sapık mı yapacak diye gereksiz bir endişeye kapılmayacak, dediklerini yapmaya devam edeceğim.

* Amerikan sinemasını protesto edecek, Hint sinemasını şiddetle takip edeceğim.

* Kısa sürede öğreneceğim Hint danslarında bana eşlik edecek bir kadın bulacağım.

* Beş kadın bulacağım.

* Sabah akşam arabesk dinleyeceğim.  

* Sevimli bir HİÇ olarak adımı insanların belleğine kazıyacağım.

* "Bunu nasıl yapıcam? Bunu nasıl yapıcam, allahım?" diyerek her zamanki gibi daralmayacağım.

* Artık daralmayacağım.

* Ses bana yardımcı olacak ve hep yanımda olacak. 

* Ona olrick,  yorick gibi komik, ecnebi isimler vermeyeceğim.

 

(kendiniprenssanankurbaa'dan eski bi liste!..)

24/1/2008

senelerce senelerce evveldi / selçuk altun

 

“Ne zaman bir Selçuk Altun romanı okusam, ülkenin en büyük bankasını soyma düşleri kurarken yakalarım kendimi.” B.Baysal

 

Uzun zamandır beklediğim(iz) bir romandı “Senelerce Senelerce Evveldi”. Sırtını dilsel oyunlara, şiirsel bir söyleme yaslamış başarılı bir roman. Kırık aşk hikayeleri, gizemli yolculuklar, hüzünlü mekanlar -rüya şehirler- ve tüm S. Altun romanlarında karşımıza çıkan -cebinde milyon dolarlarıyla  dünyayı dolaşıp duran- kitap ve müzik tutkunu, o aynı, gıcık karakter... Oktay Rıfat dizelerinden sonra, Edgar Allan Poe tutkusunun içine sindirildiği, bol karakterli, sağlam bir roman kurgulamış Selçuk Altun. Onun en iyi romanı değil kuşkusuz ama sürükleyici, ayrıntılarıyla derinleşen etkileyici bir kitap. Roman boyunca İstanbul-Buenos Aires hattında bir rüya atmosferinde gidip geliyorsunuz. Ve bittiğinde roman, kendinizi yukarıda alıntıladığım aforizmasal söylemin içinde bulup yazarına ve karakter(ler)ine gene fena halde gıcık olmuş bir şekilde, kütüphanenizin baş köşesinde durması icap eden E. A. Poe'dan bir hikayeyle finali siz yapıyorsunuz.

 

Bir de kapak meselesi var tabii. Resimde de görüldüğü üzere kapak tam bir felaket!..  Tanzimat döneminden fırlamış, o ilk dönem komik romanlarımızı andırıyor. Resimden iyi anlayan, hayatı müzayedelerde geçen bir yazarın böyle bir kapağı içine sindirebilmesi çok tuhaf!.. İçinde E. A. Poe'nun hayaletinin gezindiği bir kitap, böylesine kötü bir kapakla, bu renk armonisiyle çıkmamalıydı doğrusu!..

(BuRaK)

27/12/2007

düşüş

 

Beni aradığında uyumak üzereydim. Numarasını görünce açıp açmamakta tereddüt ettim. Uzun zamandır onu ne kadar ihmal ettiğimi anımsadım ve utanarak açtım telefonu. Sesi kötü geliyordu. “Uyuyor muydum? Bana gelebilir miydi? Sahiden bu saatte gidecek başka yeri yok muydu?” Telefonu kapattıktan hemen sonra kapı zilinin çalınışına hiç şaşırmadım. Çok yorgun görünüyordu ve sarhoştu gene. Büyük bir haksızlık gibi karşımdaydı şimdi. İçecek bir şeylerin var mı diyerek doğruca mutfağa girdi. Özel günler için sakladığımız şarap şişesiyle döndüğünde ben de teybe bir Cohen kaseti koymuş, önümdeki derginin sayfalarını karıştırıyordum. Cohen’i dinlemek ona her zaman iyi gelmiş, tüm dertlerini unutturmuştu. Bu gece de öyle olmasını ümit ediyordum. 'Unutmak' düşüncesi, içinde olduğumuz zamanın geri çekilmesine izin vermiyordu. Durmadan kabaran bir şeyler vardı etrafımızda; ama biz susuyorduk... Endişeyle izliyordum onu. Sinirli sinirli sigara içişini, önümdeki dergiye, etrafındaki eşyalara fırlattığı küçümseyici bakışlarını... Ne serserilikten, ne şiirden, ne de saklanarak yaşadığı bu hayattan vazgeçiyordu. Sürekli kırılıyor ve kırıldıkça inadına kırıyordu. Çok içiyordu ve sevmiyordu beni. Çok gerçekçi halüsinasyonlar gördüğünü söylüyordu. Yalan söylüyordu, belki de doğruydu tüm o söyledikleri. Hayatı boyunca normalmiş gibi davranmış ve bu rolü böylesine başarıyla oynamak sonunda bitirmişti onu. İçindeki huzuru yitirmişti. Yıllardır tanıdığım, sürekli içimde taşıdığım bu adam hakkındaki düşüncelerimin acımasızlığı şaşırttı beni.

 

“Neden sürekli böyle, bitik bir vaziyettesin? Toparla artık kendini!” diyecek oldum. Bakışlarındaki o bildik ifadeden ürkerek sustum. Susuyorduk gene... “Peki sen neden bu haldesin? Görmüyor musun bizi ne hale getirdiğini? Bu ev, bu eşyalar... Vazifeleriniz, sorumluluklarınız, sentetik duyarlıklarınız... Hayatımızı bir yanlışlıklar komedisine dönüştürmeyi başardın en sonunda!” diyerek bağırıp çağırmaya başladı. Ardından da o meşhur kahkahası geldi. Ha ha!.. Atamıyordu içindeki kini. Bu gece onunla kavga etmeyecektim, kararlıydım. Onu o halde, öylece bırakıp kaçarcasına çıktım dışarı. Evin önündeki parkta ne kadar oturdum, kendimle kavgama orada daha kaç saat devam ettim bilmiyorum. Döndüğümde elindeki kitaba gömülmüş, biraz sakinleşmiş buldum onu. Sarhoş olduğunda hep şiir okurdu bana, kendi gibi kaçıklardan. “İnsanın uykusunu kaçırtan şiirler” derdi okuduklarına. Severdim o şiirleri aslında, çoğunu anlamayarak... Anlamak için kendimi yormayarak... Dinlerdim ve severdim sadece. O güne dek 'dinleyememiş olanların' yerine, dinlerdim ve severdim sadece.

 

“Onun bedeni bir tımarhane

İçinde çok işçi, deli ve çalışkan!

 

Onun bedeni bir kule

İçinde çok basamak, karanlık ve nemli.

Güldürerek çıkarır merdivenlerden,

Ağlatarak indirir aşağı!

 

Onun bedeni bir küre

Yüzeyi çok giz, parlak ve akışkan.

Döndürdükçe gösterir çarpıtmaz,

Zamana saygılı ve acıyan...”

 

“Nilgün Marmara”, dedi. “Çocukluğun kendini saf bir biçimde akışa bırakması ne güzeldi. Yiten bu işte!..” diyerek ağlamaya başladı. Korkunç bir ağlamaydı, bir patlamaydı. Hiç dinmeyecek sandım. Dindi sonra... Sızdı koltukta. Bu gece, her zamankinden kötüydü. Ben ondan uzaklaştıkça, bana ve hayata dair içindeki nefret daha da artıyordu. Hayata gömüldükçe ben, yüzümdeki fırtınayı köşe bucak kaçırdıkça insanlardan, o da uzaklaşıyordu benden. Uzaklaşıyorduk birbirimizden ve birlikte düşüyorduk hızla...

 

* Bir derginin ocak ayı içinde çıkacak yeni sayısı için, yazının tekrar gözden geçirilmiş halidir. Önceki yorumlar için özür...

28/10/2007

yanlış hayat doğru yaşanmaz

 

Uzun zaman olmuş buraya uğramayalı. Murat Uyurkulak, o nefis romanı Har’da “okumak mağlupların işidir” diyor ya, bizimki de o hesap kitaplar, filmler ve müzikle,  her gün o gri binalarda çürütülen ruhlarımızla, harcanan anlar, gündüz kurduğumuz gece inadına bozduğumuz düşlerimizle, mide haplarımızla aslında pek değişen bir şey yok hayatlarımızda. Albayımın durmadan tekrarladığı “bitse de gitsek, bitse de gitsek" durumları...  

 

Özlediğimiz, anısını yaşattığımız dostlar...

 

Artık çok geç, her zaman hep geç olacak çığlıkları...

 

 “İnsanın ruhuna erişeceksen, deliğinden değil yarasından gireceksin” gibi muhteşem, “çekiç” gibi cümleleriyle heyecanlandığımız, başarılı kurgusu, özgün dil ve anlatımıyla 2007’nin en iyi romanı olmaya aday "Har", bugünün Türkiye’sini, yaşadığımız cehennemi ne güzel anlatmıştı. İnsanın bugünlerde bu kıyamet romanını yeniden okuyası, sonra bitirir bitirmez tekrar başa dönesi, satır aralarında boğulası geliyor. Turgut Uyar’ın o anlamlı, müthiş dizeleriyle okurunu serseme çevirerek bitiyordu Har :

 

“güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan

dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar.”

 

İhsan Oktay Anar’ın sabırsızlıkla beklediğimiz romanı ”Suskunlar”, Kızılay’a iner inmez alınacak. Törenle okunacak kitaplar listesinin en başında... (Başka kitap alınmayacak, bütün maaş kitaplara yatırılmayacak! Bu cümleler özellikle kitapçıya girildiğinde sık sık tekrarlanacak!)  Vizyonda yeni bir Kim Ki Duk filmi... İllaki seyredilecek ve sonra toparlanılamayacak elbette. 

 

Okumak tabii ki mağlupların, tutturamayanların işi.  Bu doğru söze kim karşı çıkabilir ki?

 

(BuRaK)

13/8/2007

şişenin dibinden - mektup

Adres – bendekine postalıyorum

Değişmiş olabilir

Geçmez de eline bir yerde kalırsa

Bir gün açar birisi belki kendisinedir...

                                         B. Necatigil

 

O gece sözleş miydik? Herkesi gecenin o saatinde oraya sürükleyen sebep neydi bilmiyorum ama ordaydık işte. Tuhaf bir grup olmuştuk bir anda. Saçma bir grup... Senden (ç)aldığım kitabın içinden çıkan deniz feneri resmi sürüklemişti beni oraya. Diğerleri neden ordaydı bilmiyorum. Saçmaydık işte, aşıktık ve intihar sürgünleriydik hepimiz orada, o saatte. Yaşı 50'yi devirmiş Ulysses'i okumuş Madonna'sıyla, Ulysses'i okumamış daha genç, daha kadınsı Güneş'iyle, senin de yakından tanıdığın D'siyle ordaydık işte. Deniz fenerinin karşısında alkol komasına girme hazırlığı içerisinde tuhaf adamlardık. Bir de küçük bir el radyomuz vardı gecenin tuhaflığına uygun. Radyodaki adam bağırıyordu yokluğunda kaç damla gözyaşı eder adın diye. Kaç damla gözyaşı ettiğini sayacak kadar sarhoştum, komiktim, aşıktım...

 

Bütün gün senin için topladığım sahilin en güzel taşlarını orada bir kolye haline getirme telaşı içindeydim. D annesinin şizofreni krizlerinden, köpeğini belediyeye şikayet eden komşularından, bunalımlarından bunalmış bir köşede ağlıyordu ama onunla ilgilenecek ne halim vardı, ne de isteğim. Hem annesini de, köpeğini de, kendisini de seviyordum. Ötesi yoktu işte... Sana kolye yapacaktım, takıntılıydım. Sahilin en güzel taşlarından anakaranın en güzel kadınına kolye yapacaktım. Böyle dediğimde bozuluyordu Güneş, anakaranın en güzel kadını benim, ben diye... Kadınlardan, erkeklerden, kitaplardan, annelerden, köpeklerden uzun uzadıya konuştuk. Senden konuştuk.  Küçükiskender’den... Konuşacak bir şey kalmayınca ağladık hepimiz o gece. Ertesi günü ne oraya gelecektik bir daha, ne de birbirimizi tanıyacaktık. D'yle sorun yoktu. Sabah olunca nasıl olsa yeniden tanışacaktık onunla, köpeğiyle ve annesiyle.

 

Kolyenin akıbetini sorarsan Güneş’e verdim onu. Çok sevindi. Hiç çıkartmayacağım, dedi. Yalan tabii... Bir kolye ancak bu kadar çirkin olabilirdi. Onu sana nasıl verebilirdim ki?

(BuRaK)

16/7/2007

çavdar tarlasında...

 

Geceyi başka bir geceye ekliyorsun. Tuhaf sorularla boğuşuyorsun. Bu sorulardan hep tuhaf zevkler alıyorsun. Kendi basitliğinden, sıradanlığından tiksiniyorsun. Yine hayallere, düşlere ve alkole sığınıyorsun. Onu düşlüyorsun. Bu güzel geliyor, çocuklaşıyorsun. Okuduğun satırlar beyninde dolanıp duruyor. Çavdar Tarlasında uçurum kenarındasın ama aşağıya atlayan hiçbir çocuğu kurtarmıyorsun. Seyrediyorsun düşüşlerini sadece... Ölmeselerdi acı çekeceklerdi, diyorsun. Haydar Ergülen’den bir şiir okuyorsun geceye, sevgiliye ve sokak kedilerine. Onu işten çıkartanlara bir ağız dolusu küfür ediyorsun. O gazeteyi bir daha almıyorsun. Yine öfkelisin... Yine çocuksun... Radyoda bir adam “hayat hiç romantik değil, ama yargılamadan önce onu anlamalıyız sonuna dek” diyor. Bu laf seni neşelendiriyor, kahkahalarla güldürüyor. Böyle hayat üstüne ahkâm kesen adamlara bayılıyorsun. Sonra sen de hayat üstüne bir şeyler söylüyorsun ama onunki kadar komik gelmiyor, vazgeçiyorsun. Hiçbir şey komik gelmiyor bu saatten sonra. Onu düşleyerek  sızıyorsun geceye, şehre ve rüyalara...

 

(BuRaK)

8/6/2007

...

 

Biterken başlıyor, başlarken bitiyordu her şey...

11/5/2007

bu aralar...

 

Altay Öktem’in yeni kitabı “Sık Rastlanan Hastalıklar Atlası”nı büyük bir keyifle okuyorum. Tıp alanındaki birikimini, şairlik / yazarlık yeteneğini ve o sevimli deliliğini konuşturuyor yine Altay Öktem. Kitabı okurken insan bazen nerde olduğunu unutup yerli yersiz kahkahalar atabiliyor. Dikkatli olmak lazım. Çünkü aynısı metroda okurken başıma geldi, sonra n’apacağımı şaşırdım. Penguen’deki o nefis yazılarını da en kısa zamanda kitaplaştırmasını diliyoruz Altay Amca’dan.

 

Postadan uzun yıllar sonra faturalar dışında bir şey almanın  sevincini yaşıyorum. Şeref de olmasa hepten unutmuştuk postacılarımızın yüzlerini, seslerini. Şeref Bilsel’in editörlüğünde çıkan “Sonra Edebiyat” dergisini çok sevdim. Umarım edebiyat dünyasında kalıcı olur. Dergiyi elime aldığımda aklıma ilk gelen, Şeref’in editörlüğünde çıkan dergilerin birer birer kapanışı ve Haydar Ergülen’in onun için söylediği beni çok güldüren söz oldu: “Eskiden şairler pavyon kapatırdı; sen dergi kapatıyorsun.” İlerde saklamak için Sonra Edebiyat’ı alalım; çünkü nitelikli dergilerin ilk sayısı çok özeldir, saklanılasıdır.

 

“Ankara’ya kibirli bir Raskolnikov edasıyla gelmiştim. Ama çok geçmeden o tertemiz sicilimle mesnetsiz bir iftiraya uğramış tedirgin bir Joseph K’ dan başka biri olmadığımı anlayacaktım...” diyen, yazısında Stephan Dedalus Kompleksi’ne değinen Ahmet Ataş’ın yazısı dergide önemsediğim, çok sevdiğim yazıların başındaydı.

 

Yaklaşık bir senedir büyük bir emekle hazırladığımız oyunu nihayet sahneledik. Başrol oyuncumuzun oyun sırasında düşüp ayak bileğini burkması (oyunda en çok alkış alan sahneydi) ve efektlerin sırasının karışması dışında her şey iyiydi. Tabii bir de oyundan önce çıkan kavgayı saymazsak... Brecht’ten, Beckett’ten bihaber, Bach’ın adını oyunda duyan çocuklarımızla yine de mucizeler yarattık, gururluyuz, mutluyuz!...  Onları çok seviyoruz.

 

Iskaladığım filmlerin en başında gelen, hala seyretmediğimi duyanların yuhh be dedikleri Deney’i sonunda izleyebildim. Bu saatten sonra yorum yapmanın saçmalığını düşünerek sadece muhteşemdi demekle yetiniyorum. 

 

Yazılarını büyük bir keyifle takip ettiğimiz iyi bir yeraltı sitesi olan  http://www.caginalkin.com/ da bu aralar ses seda yok. Merak ettik yazıyoruz. Turgut’u seviyoruz.

1/2/2007

rüyalarımın yanan şehri

Resim: Gülçin Günaydın

 

Rüyalarımın yanan şehrindeyim. Depremden önceki hali ve sıcak bir mayıs gecesi… O zamanlar daha olric yoktu ama kafam yine de bu kadar karışıktı. Bir tek albayım var ama onunla da anlaşamıyoruz. Daha hayattan emekli olmamış ve gecekonduya taşınmamış. Karısı ve iki çocuğuyla birlikte cehennemini yaşamakla meşgul. Ben eve pek uğramıyorum ille de adres isteyenlere Anayurt Otel’ini gösteriyorum. Alkole bulanmış gecelerdeyiz ve fay hattının ne olduğunu henüz hiçbirimiz bilmiyoruz. Herkes kendi cehennemini yaşıyor. Boş şişelerle kanalizasyonda yüzen fareleri vurmaya çabalıyoruz. Bilge, gözlerini kapamış deniz ve fare dehşetini yaşıyor. Albayımın, aynı denizden çıkan balıkları, iki duble rakı eşliğinde nasıl iştahla yediğini hatırlayınca çok eğleniyorum. Bilge, “sen manyağın tekisin!” diyerek ağlıyor, manyak değilim. Farelerden birini sonunda vuruyorum ama ölmüyor. Pes ediyorum, ertesi gece aynı yere oltamla gelmeye karar veriyorum. Ona gidiyoruz. Rüyamda ne fareleri, ne de Bilge’yi görüyorum.

 

Uzun zamandır rüya görmüyorum. Kayalıkları, o boş şişeleri, fareleri, bilgeleri, rüyalarımın yanan şehrini unutmadığımı fark ediyorum şimdi denizi olmayan bir şehirde... Ve rakı - balıktan nefret ederim, bunu  insanlara anlatamıyorum.

(BuRaK)