« Önceki |

1/7/2008

Unutma Bahçesi'nden

“İyi ki unutuyoruz, yoksa yaşayamayız diyen kimdi? Nietzsche mi? Unuttuğu için mi bir atın boynunda buldu deliliği?

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz, Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz...

Maraş öncesine, 1 Mayıs '77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, "hayata dönüş operasyonu" öncesine dönmeyeceğiz!

Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.

Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara... unutamayız... televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi...


Hiçbirimiz geri dönmemeliyiz! Unutmamalıyız!”

(Latife Tekin, "Unutma Bahçesi", s.275-276)

* Latife Tekin'e ve Onur Caymaz'a Karabük'te yapılan çirkinliği kınıyor, 2 Temmuz'u unutmadığımızı o değişmeyen / değişmeyecek zihniyete haykırıyoruz!..

22/4/2008

yolda / jack kerouac

 

“Yolda’yı sanırım 1959’da okudum. Hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi.”   

-Bob Dylan-

 

Kitaptan:

 

* Amerika’nın ortasında, gençliğimin Doğusu ile geleceğimin Batısını ayıran çizgideydim; belki de olanlar bu yüzden tam orada ve o zaman oldu, o garip kızıl öğleden sonra.

 

* Sırtüstü uzanmış, gözlerimiz tavanda yatıyor ve Tanrı’nın hayatı bu kadar acıklı kılarken ne planladığını düşünüyorduk.

 

* İşinde sorunları olmasına ve sivri dilli bir kadınla kötü bir aşk hayatı yaşamasına rağmen, en azından gülmeyi nerdeyse dünyadaki herkesten daha iyi öğrenmişti.

 

* Kaybettiği her şeyi geri alma derdindeydi, kayıplarının sonu yoktu, hayat sonsuza kadar böyle devam edecekti.

 

* Onunla bir geceyi daha dünyadan gizlenerek geçirmeye karar verdim, sabah ne olacaksa olurdu.

 

* Terry’ye, gidiyorum dedim. Bütün gece bunu düşünmüş ve kabullenmişti. Bağda duygusuz duygusuz öptü beni; ardından da asma sırasının yanından ilerlemeye koyuldu. Birkaç adım attıktan sonra dönüp son kez birbirimize baktık, aşk bir düellodur çünkü.

 

* Ekimde yuvaya dönüyordum. Ekimde herkes yuvaya döner.

 

* Huzur aniden gelecek ve geldiğini fark etmeyeceğiz.

 

* İnsanlara kendi şaşkınlığımdan başka verecek şeyim yoktu.

 

* Hayattaki her şey, hayatın bütün yüzleri aynı küf kokulu odada toplanıyordu.

 

* Gecenin ortasında bir şeye karar vermeye çalışan ve önlerindeki karanlıkta geçmiş yüzyılların tüm ağırlığını taşıyan üç yeryüzü çocuğuyduk biz.

 

* Yolculuğumuzun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ”Hey!” diye bağırdı Dean. “Gidiyoruz işte!” direksiyona abanıp gazladı; havasını bulmuştu, herkes farkındaydı. Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkındaydık: hareket etmek. Ve hareket ettik!

 

* Sonunda çıkıp yalnız başıma rıhtıma yürüdüm. Çamurlu kıyıya oturup Mississippi Nehri’ni incelemek istiyordum; bunun yerine bir tel örgüye burnuma dayayıp öyle bakmak zorunda kaldım nehre. İnsanları nehirlerinden ayırmaya başlarsanız ne kalır geriye? Bürokrasi...

 

* Otuz beş sent ödeyip eski filmler gösteren bir sinemaya girdik, balkona yerleştik ve sabah kovulana kadar bir yere kıpırdamadık. O sinemadakilerin hepsi yolun sonuna gelmiş insanlardı: bir söylenti üzerine araba fabrikalarında çalışmaya gelmiş Alabamalı bitik zenciler; yaşlı beyaz serseriler; şaraplarını yanlarında taşıyan, yolun sonuna varmış uzun saçlı zamane gençleri; orospular; sıradan çiftler ve yapacak işi, gidecek yeri, inanacak kimsesi olmayan ev kadınları. Detroit elekten geçirilse bundan daha bitik bir topluluk elde edilemezdi.

 

* 1942’de dünyanın gelmiş geçmiş en iğrenç oyunlarından birinin yıldızıydım. Denizci olarak Boston’da bulunuyordum, Scollay Meydanı’ndaki Imperial Cafe’ye içmeye gitmiş, altmış bardak bira devirdikten sonra tuvalete kapanmış ve klozete sarılıp uyumuştum. Gece boyunca en az yüz denizci ve çeşit çeşit insan gelip, ben tanınmaz bir şekilde topraklaşana kadar üstüme her türlü duygusal pisliklerini saçmışlardı. Ne fark eder ki? İnsanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. Cennet nedir ki zaten? Yeryüzü nedir? Hepsi zihnimizde.

 

* Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Hiçliğin altüst olmuş gölünde ufak dalgalarız.

 

* Bir gün çocuklarımızın merakla, anne babalarının inişsiz çıkışsız, düzenli, resimlerin dondurduğu gibi durağan hayatlar yaşadıklarını, sabahları kalkıp hayatın kaldırımlarını gururla adımladıklarını sanarak, bizim esas yaşantılarımızın, esas gecelerimizin hırpani deliliğini, bitikliğini, cehennemini ve o anlamsız yol kâbusunu akıllarının ucundan bile geçirmeden bakacakları fotoğraflardı bunlar. Hepsi sonsuz ve başlangıçsız bir boşluğun içinde.

 

J.Kerouac, Yolda, Ayrıntı Yay., 2008

24/11/2007

Baden Baden'de Yaz

 

Yerkürenin gelmiş geçmiş en büyük romancısı Dostoyevski üzerine çok şey yazıldı, çizildi. Ama hiçbirisi “Baden Baden’de Yaz” kadar sarsmadı beni. (Andre Gide incelemesini ayrı tutmak lazım tabii.) Dostoyevski’nin kendisinin roman kahramanı olarak yer aldığı kitapta, baş döndürücü bir kurguyla, onun ve romanlarının geçtiği mekanlarda muhteşem bir yolculuk yapıyorsunuz. Dostoyevski’nin hastalıklı kumar tutkusu, sara nöbetleri, karısına olan büyük aşkı, zamanında kendisinden daha popüler ve doğal olarak daha zengin durumdaki Turgenyev’le Baden-Baden’deki buluşmaları, tartışmaları, ondan her defasında kumar oynayabilmek için para dilenişi, düşüşü, büyük bir hızla düşüşü ve bundan mistik bir hüzün ve keyif duyuşu... İnsan soluksuz okuyor kitabı. Hayatımın Dostoyevski devresindeyim gene. Yıllar sonra yeniden onun romanlarındayım. Raskolnikov, Mitya, Alyoşa, İvan, Prens Mışkin, Nastasya Filippovna... Onun ve kahramanlarının izini sürmek isteyenlere “Baden Baden’de Yaz” şiddetle tavsiye edilir. Tabii ki hala okumayanlara diyorum; çünkü roman 2007 Mart basımlı.

 

“Baden Baden’de Yaz”ı Temmuz’da satın almıştım. Büyük bir keyifle okuyup tam sonlarına yaklaşmışken daha önce defalarca başıma gelmiş olduğu gibi, inerken otobüste unuttum kitabı. Otobüste unuttuğum kitaplar, ne yazık ki bugün bir servet değerinde. (Gerçi unutacağımı albayım söylemişti ama!.. ) Umarım kitabın yeni sahibi, benim ondan aldığım hazzı almıştır, ya da en azından okumuştur diyelim.

 

Kitaptan aktaracağım bölüm, Dostoyevski’nin kumar tutkusuyla kendinden geçişi, karısına yeni aldığı elbiseyi rehineciye bırakıp ondan aldığı parayla kumar oynayışı, kaybedişi, tükenişi, yeniden masaya oturabilmek için ne yaptığını bilmez bir halde Turgenyev’in kaldığı otele koşuşu ve orada Gonçarov’la karşılaşmalarının anlatıldığı muhteşem sahne.

(Cümle yapıları kitabın orjinalinden alıntıdır.)

-BuRaK-

 

***

“(...) ertesi gün sabah, aklında Anya Grigoriyevna’nın öğütleri, elinde paketlediği Anya’nın leylak rengi elbisesi, ev sahibesinin kapısı önünden sağ salim geçerek usulca evden çıktı, __ çünkü bu paketi ne onun, ne de hizmetçi kızın görmesi gerekiyordu, __ holden süzüldü ve at hırsızı bir çingene gibi başını öne eğerek, paketi göğsüne bastırarak ve binalara yakın yürüyerek Baden Baden’in yeni canlanan sokaklarında hızlı hızlı Weismann’ın dükkânına yürüdü. Anna Grigorievna’nın elbisesi için aldığı 5 taler’i hemen koydu, kaybetti, gerçi bu yeni bir şeydi, çünkü ilk iki üç mizayı genelde alırdı, bu onu şaşırtmadı, üzmedi bile __  şimdi dağdan kayıyordu gittikçe hızlanarak __ bu soluk soluğa bırakan sürekli düşme sırasında, aldığı darbelerin farkında olmadan önüne her çıkana çarpıyordu, gar binasından çıktı ve Avrupa Oteline koşmaya başladı, sokakları ayrımsamadan, ne yaptığının bilincinde olmadan, __ tanıdık metrdotel sağlam vücuduyla yolunu keserek Bay Turgenyev’in çoktan çıktığını söyledi, __  ona inanmadı ve değerli halılarla kaplı geniş merdiven basamaklarını hedefleyerek adamın sağından solundan geçmeye kalkıştı, metrdotel onu geçirmemek için kollarını genişçe iki yana açmıştı, tavuk kovar gibi: ”Kış kış!” diyerek, __ tam bu sırada Gonçarov göründü, koca göbeğini güçlükle taşıyarak, gümüş topuzlu bastonuna dayanmış ağır ağır merdivenlerden iniyordu, __ Dostoyevski’yi görünce merdivenin alt basamağında durdu ve süzgün, cansız gözleriyle bakarak uyuşukça __ yukarıdan aşağıya __ tombul elini uzattı, metrdotel, sahibinin kulübesine soktuğu bir köpek gibi gönülsüzce geri çekildi, __ Gonçarov, heyecanlı heyecanlı bir şeyler diyen, elini kolunu sallayan ziyaretçiyi sessizce dinledi, __ merdiven çıkmış gibi oflayıp puflayan Gonçarov para çantasından 3 altın para çıkardı ve konuğa verdi __ ziyaretçi Gonçarov’a hafif bir selam verdikten sonra lobiden koşarak çıktı ve soluğu gar binasında aldı. 3 altını kaybetti, hemen, hatta bir tür hummalı bir hazırlıkla, kaybetmenin doyumsuz hazzına tutulmuş gibi ya da anti dama oynuyormuş gibi __ düşüş süratine giderek daha fazla kaptırmıştı kendini. “

  

(Leonid Tsıpkin, Baden Baden’de Yaz, YKY, Mart 2007)

 

*Resimdeki sahne, Dostoyevski’nin Basel’deki müzede gördüğü ve müthiş etkilendiği Hans Holbein’in, çarmıhtan henüz indirilmiş, insanlık dışı eziyetlere katlanmış İsa tablosu karşısındaki şaşkınlığının canlandırılmasıdır. Karısı günlüğünde, Dostoyevski’nin her gün müzeye gidip saatlerce bu tabloyu seyrettiğini anlatır. Budala’da geçen "böyle bir tablonun insanı dinden çıkaracağı" sözünü o günlerde söyler.

30/9/2007

Bernard Shaw / Gülen Düşünceler

 

150 YILLIK EMEK!...

 

George Bernard Shaw “Gülen Düşünceler” de 90 yıllık hayatının özetinin çıkarıldığını görseydi eminiz ki “gülümserdi”. Eczacıbaşı da 45 yılda hazırlamış bu özeti. Ben Nil Kara, 12 yılda özetin özetini altını çizerek, beynimi ve kalbimi yorarak düzenledim. Burakcım Baysal da temize geçirdi özenle. Ve sizler, biraz hazıra konarak da olsa bu satırları okurken gülümsemeyi ihmal etmeyin!...

 

* Düşlerinize dikkat edin! Gerçekleşebilirler.

 

* Hayatta iki trajedi vardır. Biri çok istediğiniz bir şeyin gerçekleşmemesi, diğeri de gerçekleşmesi.

 

* Bir ruhum var benim. Olmadığını söylemeyin. Beni kesip açsanız onu bulamazsınız. Buharlı makinayı da kesip açsanız buharını bulamazsınız. Ama makinayı yürüten buhardır...

Gerçeklerin kaba, düşlerin gerçekdışı olmadığı bir yerde yaşamak isterdim.

 

* İnsanlar, koyunlardan daha tehlikeli yaratıklar oldukları gibi, ülkücüler de cahillerden daha tehlikeli yaratıklardır.

 

* Mantığın dediğini yapmaya kalkan kişi yitirir kendini: Mantık, ona karşı durabilecek kadar akıllı olmayan herkesi köle yapar.

 

* Evliler birbirlerini o kadar çok aldatıp yalan söylerler ki, günün birinde doğruyu söylemeleri ayrılmalarına yol açar.

 

* Yeryüzü, açıkçası herkesin acı çekip günahlarının karşılığını ödediği; aptalların varlıklı olabildiği, iyilerin ve akıllıların tepki ve baskı gördüğü; erkekle kadının aşk adına birbirine işkence ettiği ve aile sorumluluğu adına köle gibi yaşatılıp dövüldüğü; bedence güçsüz olanların, tedavi edilmek adına zehirlenip sakat bırakıldığı; kişiliği güçsüz olanlarınsa, adalet adına saatler ya da günler değil, yıllarca korkunç hücrelere kapatıldığı bir yerdir.

 

* Simetri sanatın düşmanı olduğu gibi, tutarlılık da girişimciliğin düşmanıdır.

 

* Yaşam bir serüvendir, hazır bir reçete değil.

 

* Toplumsal sorunlar, insanların kararlarıyla duyguları arasındaki çatışmadan doğar.

 

* Hiçbir şey koşulsuz olamaz; öyleyse hiçbir şey de bedelsiz olamaz.

 

* En aşırı keyiflerin sürdürülmesi en dayanılmaz acıları doğurur.

 

* Biftek yiyerek bir boğanın gücünü ve cesaretini elde edebileceğinizi düşünebilirsiniz. Ama unutmayın ki boğa da fil gibi bir etyemezdir.

 

* Yanılgılarla tüketilmiş bir yaşam, hiçbir şey yapmadan tüketilmiş yaşamdan daha onurlu olduğu gibi, daha yararlıdır da.

 

* Ahlak dediğimiz, toplumsal alışkanlıklar ve ortamın gereksinimlerinden başka nedir ki?

 

* Güzel kalan yolların hiçbir yere varmayan yollar olduğunu hiç düşünmediniz mi?

* Peter’dan çalıp Paul’e ödeyen hükümet, her zaman Paul’ün desteğine güvenebilir.

 

* Karnı tok bir adam hiçbir zaman devrimci olamaz. Onun yaptığı siyaset konuşmada kalır yalnızca.

 

* Otuz yaşını doldurmamış bir genç, yürürlükteki toplumsal düzeni öğrenir öğrenmez devrimci olmamışsa eğer, beş para etmezin tekidir.

 

* Dünyayı kendine uygun bulmayan devrimci, dünyanın uygun saymadıklarıyla omuz omuza bulur kendini.

 

* Yenilgiye değil, savaşa; köle olmaya değil, köleliğe; komşunuz kadar varlıklı olmamaya değil, yoksulluğa başkaldırın. Yoksa korkaklarla, asilerle, kıskançlarla bir olursunuz.

 

* Aslandan niçin korkuyorsunuz? Onun ne ülküsü, ne dini, ne siyasal inancı, ne ahlakı, ne de diploması var.

 

* Cinayeti öğrendiler. Onlara öylesine heyecan veriyordu ki bu. Spor olsun diye birbirlerini öldürmeye başladılar ve savaşı buldular; en büyük adım buydu onlar için. Hayvanları bile öldürmeye alıştılar vakit öldürmek için. Ve hayvanları yediler giderek, uzun ve zor bir iş olan tarımla uğraşmakla vakit yitirmemek için.

 

* Diş ağrısı çekenler dişleri sağlam olanları, yoksulluk çekenler parası bol olanları mutlu sanır.

 

* Cezaevleri varoldukça hangimizin içinde bulunduğu hiç önemli değildir.  

 

* İnsan kaplan öldürmesine spor, kaplanın insanı öldürmesine canavarlık diyorsunuz. Suç ile adalet arasındaki ayrım da bundan başka bir şey değildir.

 

* İdamı yasalar değil, insanlar gerçekleştirir.

 

* Annem yalan söyledi, dadım yalan söyledi, öğretmenim yalan söyledi. Bana söylenenlerin tam tersi bir dünyada ne yapılabileceğini ben nereden bilebilirdim ki?

 

* Çocuklar bol bol yaşamak için eğitilmelidir. Ömür boyu ağır hapis cezası çekmeye hazırlanmak için değil.

 

* Kökleri benliğimizde bulunan yüce erdemleri geliştirmek zorundayız. Oysa tıpkı bir cezaevi yöneticisinin ayaklanmayı ya da kaçmayı öğretmeyeceği gibi, hiçbir okul yöneticisi de öğretmez bunları.

 

* İDEAL AŞK İLİŞKİSİ POSTAYLA YÜRÜTÜLENİDİR.

 

* Cinsel ilişki kişisel bir ilişki değildir. Başka her ilişkide birbirlerine bir gün olsun katlanamayan kişiler arasında bile cinsel ilişki karşı konulmaz bir güdüyle istenebilir ve coşkuyla gerçekleştirilebilir.

 

* Her erkek için askerlik mesleği doğal olmadığı gibi, her kadın için de ev işleri mesleği doğal değildir.

 

* O kadınla evlenme isteğinin senden geldiğine inanıyor, onun kaçıp seni kovaladığını sanıyorsun; kur yapan, inandıran, kandıran sensin öyle mi? Budala! İzi sürülen, hedef alınan, yazgısı belirlenen av sensin, sen...

 

* Evlilikte yapılan en büyük özveri, yaşama karşı serüvenci tutumdan özveride bulunarak, durulup oturmaktır. Doğuştan yorgunlar yerleşmeye can atarlar, oysa yaşayan ve güçlü ruhlar için yerleşmek, kendi canına kıymak demektir.

 

* Bütün genç kadınlar evlendikleri erkeği adam edip düzeltecekleri inancıyla başlarlar işe... Ne budalalık ama...

 

* Evliler bir kez evlilik düzenine alıştılar mı denizden uzak kalamayan denizciler gibi, evlilikten uzak kalamazlar bir daha.

 

* Evli çiftler birbirlerini hiç tanımazlar; aynı evi, aynı çocukları, aynı geliri paylaşmaya alışırlar, yakınlıkla hiç ilgisi bulunmadan.

 

* Bir kez kalbiniz gerçekten kırıldı mı, geriye dönüş yoktur bir daha. Hiçbir şeye aldırmaz olursunuz. Mutluluğun sonu, huzurun başlangıcıdır bu.

 

* Beklentiden daha fazlasını almak, daha azını almak kadar tatsızdır.

 

* Beden er geç bıkkınlık verir insana. Düşünceden başka hiçbir şey güzel ve ilginç kalmaz. Çünkü düşüncedir gerçek yaşam.

 

* Büyük gerçeklere varmak, günaha girmekle başlar.

 

* Boşuna dememişler, düşünürlerin kaçınılmaz evlilikleri gülünç olur.

 

* Düş gücünden yoksun insanları kurtarmak için, her çağda bir başka İsa azap içinde kendini kurban mı etmelidir?

 

* Sanat var olmasaydı, gerçeğin kabalığı katlanılmaz kılardı dünyayı.

 

* Yüzümüzü görmek için cam aynaya, ruhumuzu görmek için sanat yapıtına bakarız.

 

* Bilinçsiz içgüdülerin ortaya çıkardığı şeyleri mantıklı tasarımlara bağlayarak dahileri tanrılaştırıyoruz, tıpkı evrenin yaratıcı gücünü tanrılaştırdığımız gibi. Wagner’in “gerçek sanat” dediği şey, her içgüdü kadar bilinçsiz olan sanatçı içgüdüsüydü. Mozart, yapıtlarını açıklaması istendiğinde, “nasıl bilebilirim?” demişti, açık yüreklilikle.

 

* OKUMAK, Don Kişot’u bir centilmen yaptı; ama OKUDUKLARINA İNANMAK delirmesine neden oldu.

 

* Mozart’ın en iyisinden daha iyi bir şey yoktur sanatta.

 

* Oyun yazarının gereçleri, insanın duygusuyla konumu arasındaki çatışmalardır hep.

 

* İyi bir yasa yapmaktan çok daha kolaydır, iyi bir oyun yazmak. Ne var ki zamanın aşındırmalarına bir yasanın direnmesi gerektiği ölçüde iyi bir oyunu yazabilecek yüz kişi yoktur yeryüzünde.

* Kalbin aklıyla yaşamak bir ayrıcalıktır.

 

* İrlanda’da kedilere, temizlenmelerini, burunlarını kendi pisliklerine sokarak öğretmeye çalışırlar. Joyce da aynı yöntemi insanların sorunları üstünde uygulamayı deniyor. Umarım başarılı olur.

 

* Yaşlanmadan akıllanmayı çok isterdim.

 

* Doğal ölüm diye tanımlanabilecek bir şeyin var olduğu kanıtlanmamıştır; yaşamdır, doğal ve sonsuz olan.

 

* Çılgın mı doğmuştum, yoksa fazla mı akıllıydım bilmiyorum; benim dünyam yeryüzüne uygun değildi.

 

* Evlenip bütün bunlara bir son vereceğim artık. Altmış yaşlarında, sağlığı yerinde, gösterişsiz vejeteryan yemeklerine alışkın, kocası gezide olduğu zamanlarda gelen mektupları ona postalayabilecek kadar okur yazar, kültürsüz bir kadın tanıyor musunuz? Sıradan görünüşlü, kıskançlık nedir bilmeyen iyi huylu biri. Mümkünse akrabaları da olmasın. Sosyeteden istemem. Ömründe tiyatroya gitmemişler tercih edilecektir. Evde ayrı odalarda elbette...

 

* Evlilikten sonra aşk yoktur. Pornografi ise hiç yoktur.

 

* Benim güldürme yöntemim, gerçeği açıkça söylemek. Yeryüzünün en büyük şakasıdır gerçek.

 

* Biz kağıt peygamberleri, sanat büyücüleri...

 

* Edebiyat dehası olmak bir hastalık mıdır?

 

* Dans etmek, yatay bir isteğin dikey anlatımıdır.

 

* Mutluluk yaşamın bir amacı değildir; yaşamın bir amacı yoktur.

 

* Amerika için hiçbir umut yok demektir.

 

* Yirmisinde kızıl bir devrimci değilseniz, ellisinde çekilmez bir fosil olursunuz. Ama yirmisinde kızıl bir devrimciyseniz, kırkında çağdaş olma şansını elde edersiniz.

 

* İyice eskiyip çürüdüğüm için öleceğimi sanmayın sakın... Vazgeçilmez bir insanın çürümesi söz konusu değildir çünkü. Ortadan yok olacağım ama çürümeyeceğim.

 

* Umarım, insanlar daha iyi olurlar beni anımsadıkça...

 

* Adresim: Sosyalist – Londra.

 

(Bernard Shaw: Gülen Düşünceler, Şakir Eczacıbaşı, Remzi Kitabevi)

21/9/2007

E. M. Cioran / Ezeli Mağlup (SÖYLEŞİLER)

 

* Artık bugün kendimi Avrupalı, Batılı hissetmem gerekirdi; ama durum hiç de öyle değil. Epey ülke gördüğüm ve epey kitap okuduğum bir ömrün sonunda Rumen köylüsünün haklı olduğu sonucuna vardım. O hiçbir şeye inanmayan; insanın mahvolmuş olduğunu, yapacak bir şey kalmadığını düşünen ve kendini tarih tarafından ezilmiş hisseden köylünün... O kurbanlık ideolojisi, bugün benim de anlayışım oldu, tarih felsefem oldu. Gerçekten, bütün entellektüel birikimim hiçbir işe yaramadı!

 

* Bir kitabın hakikaten bir yara olması gerektiğine, okurun hayatını herhangi bir şekilde değiştirmesi gerektiğine inanıyorum. Benim kitap yazarkenki fikrim, birinin gözünü açmaktır, onu sopalamaktır. (...) Eğer kitaplarım soğuduğumda yazılmış olsalardı, tehlikeli olurdu bu. Ama ben soğuyunca bir şey yazamıyorum; durum ne olursa olsun, titreye titreye sakatlığının üzerine çıkan bir hasta gibiyim.

 

* Sıkıntı bir baş dönmesidir, ama sakin ve yeknesak bir baş dönmesidir; evrensel anlamsızlığın ortaya çıkışıdır; bu dünyada da öbür dünyada da bir şey yapılamayacağının, yapılmaması gerektiğinin, hayrete varan, ya da en üst basirete varan kesinliğidir; bize uyabilecek ya da bizi tatmin edebilecek hiçbir şey yoktur dünyada. 

 

* Zamanın bilincinde olmayanlar sıkılmaz; hayat ancak, geçen her anın bilincinde olunmazsa tahammül edilebilen bir şeydir; yoksa bizim için her şey berbat olur. Sıkıntı tecrübesi, azmış zamanın bilincidir.

 

* Aslında tek hakiki dünya, her şeyin mümkün olduğu, ama hiçbir şeyin fiiliyata geçmediği ilkel dünyadır.

 

* İnsanın trajedisi, bilgidir. Bir şeyin bilincine vardığım her sefer, onun duygusunun zayıfladığını daima fark etmişimdir. Bir kitaba verilmiş en güzel ad, bence “Bilinçli Olma Bedhbahtlığı”dır. Bunu yazan bir Alman, kitap iyi değil; ama adı, benim hayatımı özetleyen formül. Bütün yaşamım boyunca aşırı bilinçli olduğumu zannediyorum ve hayatımın trajedisini oluşturan da bu.

 

* Beni okuyan kimseler, beni bir nevi lüzum üzerine okuyorlar. Kabaca dile getirirsek, sorunları olan kimseler bunlar – aldığım mektuplardan görüyorum bunu. Bunlar depresyonlu, içi içini yiyen, saplantılı ve mutsuz kimseler. Ve onlar üsluba o kadar da dikkat etmezler. Benim dile getirdiğim şeylerde az ya da çok kendilerini buluyorlar.

 

* Sadece duygusal olan şeylerin gerçek olduğunu söyleyebilirim.

 

* Bazen Dostoyevski ve Shakespeare’den söz edilirken hangisinin en büyük olduğu sorulur, ama bunun hiçbir anlamı yoktur. Fakat Shakespeare’in ulaşmadığı sınırlara Dostoyevski’nin ulaşmış olduğu söylenebilir. Shakespeare çok daha şairdir, Dostoyevski ise öyle değildir. Ama Dostoyevski aklın sınırlarına kadar gitmiştir, en uç baş dönmesine kadar. Vecd içinde tanrısallığa bu sıçramayla çöküntüye kadar gitmiştir. Benim için en büyük yazardır; en derini ve her alanda, siyasette bile hemen hemen her şeyi anlamış olanıdır.

 

* Melankoli bir tür inceltilmiş can sıkıntısıdır, bu dünyaya ait olunmadığı duygusudur.

 

* Geceleyin başka bir insanızdır, tamamen kendimizizdir; aynen son zamanında ıstırap çeken ve köşeye sıkışmış Nietzche gibi. Nietzche, aslında her şeyin “çilelerimiz” tarafından kışkırtıldığının kanıtıdır.

 

* Kendimi Macbeth’le mukayese ediyorum, hiç kimseyi öldürmemiş olmama rağmen. Ama içsel olarak, onun yaşadığını yaşadım ve onun söylediklerini söyleyebilirdim. Megalomani nöbetlerimde onu intihalle suçluyorum.

 

* Bugün insan, artık söyleyecek hiçbir şeyi kalmamış bir yazar; çizecek hiçbir şeyi kalmamış olan ve hiçbir şeyi ilginç bulmayan bir ressam gibi geliyor bana. Ruhu henüz tükenmemiştir, ama kendisi, kuvvetlerini bütünüyle yitirmeye çok yakındır.

 

* Bütün kitaplarım başarısız intiharlardır.

 

(E. M. Cioran, Ezeli Mağlup (Söyleşiler), Metis Yayınları, 2007)

9/9/2007

12 Eylül

 

Darbenin bilançosu

 

İstanbul Haber Servisi –

** TBMM kapatıldı, anayasa ortadan kaldırıldı, siyasi partilerin kapısına kilit vuruldu ve mallarına el konuldu. 

** 650 bin kişi gözaltına alındı. 

** 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. 

** Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 

** 7 bin kişi için idam cezası istendi. 

** 517 kişiye idam cezası verildi. 

** Haklarında idam cezası verilenlerden 50'si asıldı (18 sol görüşlü, 8 sağ görüşlü, 23 adli suçlu, 1'i Asala militanı). 

** İdamları istenen 259 kişinin dosyası Meclis'e gönderildi. 

** 71 bin kişi TCK'nin 141, 142 ve 163. maddelerinden yargılandı. 

** 98 bin 404 kişi ''örgüt üyesi olmak'' suçundan yargılandı. 

** 388 bin kişiye pasaport verilmedi. 

** 30 bin kişi ''sakıncalı'' olduğu için işten atıldı. 

** 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı. 

** 30 bin kişi ''siyasi mülteci'' olarak yurtdışına gitti. 

** 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 

** 171 kişinin ''işkenceden öldüğü'' belgelendi. 

** 937 film ''sakıncalı'' bulunduğu için yasaklandı. 

** 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 

** 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 

** 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis cezası istendi. 

** Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 

** 31 gazeteci cezaevine girdi. 

** 300 gazeteci saldırıya uğradı. 

** 3 gazeteci silahla öldürüldü. 

** Gazeteler 300 gün yayın yapamadı. 

** 13 büyük gazete için 303 dava açıldı. 

** 39 ton gazete ve dergi imha edildi. 

** Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 

** 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 

** 14 kişi açlık grevinde öldü. 

** 16 kişi ''kaçarken'' vuruldu. 

** 95 kişi ''çatışmada'' öldü. 

** 73 kişiye ''doğal ölüm raporu'' verildi. 

** 43 kişinin ''intihar ettiği'' bildirildi. 

 

CUMHURİYET GAZETESİ - 12 EYLÜL 2000 

16/7/2007

Adına Yakışan Bilge

 

Bilge Karasu’nun verdiği haftalık ödevlerden bir örnek:

 

1) “Şöyle ya da böyle, kendi uygarlığının sınırları dışına çıkmamış insan, önünde sonunda kendi   uygarlığını en yetkin uygarlık diye görmeye başlar.”

 

2) “Bir doğru, her sanatçıya, her yapıta uygulanabiliyorsa, doğru değildir.”

 

3) “Doğu’ya gittiğimde Batı yanımdaydı. Batı’ya gittiğimde de Doğu.”

 

4) “İnsanın değişmez bir özü olmadığını, tarih içinde durmadan değiştiğini anlayıp buna uygun davrandığı sürece Doğulu, artık Batı’nın yoluna girmiş demektir.”

 

Bu dört metnin ikisi bir yazarın, öbür ikisi de başka bir yazarın kitaplarından alındı. Rahatlıkla “şu ikisi birinin, öbürleri ötekinin diyebiliyor musunuz?

 

Diyemiyorsanız, bulduğunuz ortaklık ya da benzerlikleri nasıl bir düzen içerisinde dile getirebilirsiniz?

 

Bulmaca çözmüyoruz; “yanlış” ya da “doğru” yanıt önemli değil. Nasıl düşündüğünüz önemli!...

 

( On satırla yetinebilirseniz çok sevinirim. )

 

Diğer ilginç ödevler için bknz:

“Bilge Karasu Aramızda, “Adına Yakışan Bilge / Nil Kara”, Metis Yay., 1997”

2/12/2006

Cioran / Çürümenin Kitabı'ndan

 

* Bizi çevreleyen şeylere, onlara isim verdiğimiz ve ötelerine geçtiğimiz ölçüde tahammül ederiz.

 

* Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli varlık yoktur: En büyük zalimler, kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar.

 

* Eğer dünyadaki konumumuzu doğru olarak anlayabilseydik, eğer kıyaslamak yaşamaktan ayrılmaz olsaydı, varlığımızın minicikliğinin açığa çıkması bizi ezerdi. Ama yaşamak kendi boyutlarına karşı körleşmektir.

 

* EVREN, HÜZNÜMÜZÜN BİR YAN ÜRÜNÜDÜR.

 

* Zaman boşluğunun önünde yürek boşluğu: Karşı karşıya birbirlerine yokluklarını yansıtan iki ayna, iki hiçlik görüntüsü.

 

* Hayat: koordinatları belli olmayan bir alan üzerinde kopartılan patırtıdır, evren ise sara hastalığına tutulmuş bir geometri.

 

* Hayat ancak hayal gücümüzün ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür.

 

* Dünya her adımda ümitlerimizi geçersiz kılar. Artık bilgelikten başka tehlike kalmamıştır.

 

* Yeryüzü, varılamayan hedefler ve ayaklar altına alınmış sırlarla doludur.

 

* Başka yer saplantısı, anın imkansız olmasıdır. Bu imkansızlık da nostaljinin ta kendisidir.

 

* Bu dünyada önümüze geleni kabul etmemize neden olan, ama bu dünyanın kendisini bize kabul ettirecek güçte olmayan bir bayağılık vardır.

Böylelikle hem hayatı boşlayıp hem de onun dertlerine tahammül edebilir, hem arzuyu reddedip hem de kendimizi arzunun aktığı maceralarda sürüklemeye bırakabiliriz.

Varoluşa rıza göstermede bir nevi alçaklık vardır!

 

* Hayatın anlamı yoktur, olamaz da...

 

* Melankoli, egoizmin düş halidir. 

 

* Hayat, maddenin romanıdır.

 

* Hayaletlere gönül vermiş bir toz zerresi: İnsan budur işte.

 

* Bütün duygular mantıklarını salgı bezlerinin sefilliğinden alırlar. Aşk: iki tükürüğün karşılaşmasıdır.

 

* Aşk, düşüncelerin ortasındaki sapıtmadır. 

 

* Dünyaya evet demekten daha aşağılık bir şey var mıdır? Diğerlerinin yaşadıkları gibi yaşayabilir, ama yine de dünyadan bile daha büyük bir HAYIR’ı gizleyebiliriz.

 

* İnsan gerçekliği üzerine yanılsamaz kafa yoran düşünür, eğer dünyanın içinde kalmak istiyorsa, bir de kaçış yolu olan mistikliği bertaraf etmişse, BİLGELİK, BURUKLUK ve ŞAKANIN birbirine karıştığı bir görüşe varır.    

 

* En esrarengiz baş dönmelerimizin sadece asabi rahatsızlıklardan ileri geldiği nasıl kabul edilebilir? İçsel dertlerimizi nesneleştirme eğilimi atalarımızdan gelmektedir. Kanımıza mitoloji sinmiştir.

 

* Mahvımıza sebep olan DERT'e bir açıklama bulmaktan vazgeçmek zorundayız.

 

* Bir varoluşun aslında uygunluk derecesi kendi yıkımından ibarettir.

 

* Hangi hünerlerin yardımıyla başka bir hayatın, yeni bir hayatın peşinden gidebilecek yanılsama kuvvetini bulabiliriz?

 

* İçimizde “derin” olan şeyden dolayı bütün dertlere maruz haldeyiz. Varlığımıza uygun olma halini korudukça hiçbir selamet mümkün değildir.

 

( E. M. Cioran, Çürümenin Kitabı, Metis Yay. )

15/10/2006

"Bütün Kadınlar Ölebilir"

 

... Benim uzmanlık alanım depresif, manik depresif ve hepten dengesiz kadınlar! Depresiflerin, deyim yerindeyse, dünya başlarına yıkılmıştır. En küçük bir umut ışığı bile yoktur onlar için. Gözlerinin derinliklerinde bir hüzün vardır. Ama o hüznü çekiciliğe dönüştürmesini iyi bilirler. Dört elle sarılırlar sana, “beni ancak sen çıkartırsın bu karanlıktan,” mesajını verirler. Acayip gururun okşanır. Eleman o kısacık hayatına yüzlerce erkek sığdırmış, ama hepsi de yeteneksiz çıkmıştır. Son umut olarak sana sarıldığına göre, vardır bir bildiği. Bir anda kendini peygamber gibi hissedersin. Tamam dersin, yata çıka çıkartırım seni bu kuyudan. Bırak kendini kollarıma. Oysa o kuyu tuzaktır. Seni de çeker içine. Kısa sürede Amatem’lik olursun. İşin bitmiştir artık. Bir bakarsın, başka bir peygamber bulmuş, ona da “ancak sen çıkartabilirsin beni bu kuyudan,” diyor seninki.


İkinci tür, yani manik depresifler daha da tehlikelidir. İlişki hiçbir zaman düz bir çizgide gitmediği için, sıkılma, kopma, uzaklaşma ihtimalin olmaz. Tam bir bağımlılık hali! Değil yarın, beş dakika sonra ne yaşayacağını dahi bilemezsin. Yatağa bile gerek yoktur. Sokaklar yaylı yatak gibidir. Sevişirken uçarsın, daha orgazm sigaralığını bile yakmadan kriz geçirir seninki. Çığlıklar, silahlar, gözyaşları, bombalar, tabletler üstüne üstüne gelir. Tam karışıklığa kendini kaptırmışken bu kez ortalık sütliman olur, tuhaf bir sevgi yumağına, sessiz sedasız, huzurlu bir dünyanın ortasına düşüverirsin. Sahiden düşmek gibidir; küt diye. Belirsizlik ve her an bir sürprizle karşılaşma ihtimali insanın elini kolunu bağlar. Bir dibe batarsın, bir bulutların üstüne çıkarsın. Asla bırakamazsın onu. O seni sersemletip üstünden atana kadar savrulur durursun böyle…


Hepten dengesizler ise anlatılamaz. Çünkü anlatılacak bir şey yoktur ortada. Labirent gibidir bu kadınlar. Çözmeye çalıştıkça çözümsüz kalırsın. Başına ne geldiğini, bunun hayra alamet olup olmadığını bile anlayamazsın. Hiç ummadığın bir anda labirentin kapısı açılır. Hadi çık denir sana, çık artık özgürsün. Çıksan çıkamazsın, kalsan kalamazsın!

... 

(Altay Öktem, Bütün Kadınlar Ölebilir, Penguen Dergisi)

 

6/10/2006

Kürk Mantolu Madonna

 

Sabahattin Ali'nin Kürk Mantolu Madonna'sını yıllar sonra yeniden büyülenerek, içimi kanatarak okudum. Hayatın çeşitli devrelerinde tekrar tekrar okunması gereken bir kitap. Altını çizdiklerim:

 

* İnsanlara ne kadar çok muhtaç olursam onlardan kaçmak ihtiyacım da o kadar artıyordu.

 

* Etrafını bu kadar iyi tanıyan, karşısındakinin ta içini bu kadar keskin ve açık gören bir insanın heyecanlanmasına ve herhangi bir kimseye kızmasına imkan var mıydı? (...) Herşeye hazır bulunan ve kimden ne gelebileceğini bilen bir insanı sarsmak mümkün müdür?

 

* Bütün mesele, etrafındakilerin onu tanımamasındaydı ve o da kendini tanıtmak için herhangi bir teşebbüste bulunacak adam değildi. Bundan sonra aradaki buzu çözmeye, bu insanların birbirlerine karşı duydukları müthiş yabancılığı gidermeye imkan yoktu.

 

* Onun şimdi bütün mesafelerin ve zamanın arkasına çekilmiş olduğunu ve oraya kimseyi bırakmayacağını seziyor ve hiç sokulmak teşebbüsünde bulunmuyordum.

 

* Zaten muhitimden uzak duruşumun, vahşiliğimin bir sebebi de kitaplarda tanıştığım ve benimsediğim insanları muhitimde bulamayışım değil miydi?

 

* Ben bu kadını yedi yaşımdan beri okuduğum kitaplardan, beş yaşımdan beri kurduğum hayal dünyalarından tanıyordum. Onda Halit Ziya'nın Nihal'inden, Vecihi Bey'in Mehcure'sinden, Şövalye Büridan'ın sevgilisinden ve tarih kitaplarında okuduğum Kleopatra'dan, hatta mevlid dinlerken tasavvur ettiğim, Muhammed'in annesi Amine Hatun'dan birer parça vardı. O benim hayalimdeki bütün kadınların bir terkibi, bir imtizacıydı.

 

* Benim gibi hayatında hiç macerası olmayan bir erkeğin ilk defa böyle bir kadınla karşılaşması hakikaten korkunç olurdu.

 

* Hayatımda hiç kimseye mukavemet etmeye alışmamıştım. Elimden gelen ancak kaçmaktı, onu da şimdi yapamazdım.

 

* Zaten küçüklüğümden beri saadeti israf etmekten korkar, bir kısmını ilerisi için saklamak isterdim...

 

* Bir ruh ancak bir benzerini bulduğu zaman ve bize, bizim aklımıza, hesaplarımıza danışmaya lüzum bile görmeden, meydana çıkıyordu... Biz ancak o zaman sahiden yaşamaya,  - ruhumuzla yaşamaya - başlıyorduk. O zaman bütün tereddütler, hicaplar bir tarafa bırakılıyor, ruhlar birbirleriyle kucaklaşmak için, herşeyi çiğneyerek, birbirine koşuyordu.

 

* Göreceksiniz ya, ben dünyadan ziyade kafamın içinde yaşayan bir insanım... Hakiki hayatım benim için can sıkıcı bir rüyadan başka bir şey değildir...

 

* Şimdi gülemeyecek kadar mesuttum ve saadetimi ciddiye alıyordum.

 

* Bu sondu... Bir defa da bunu tecrübe edeyim dedim. Belki bu noksandı, diye düşündüm. Ama değil... İçimde hep o boşluk var... Daha da büyümüş olarak...  Ne yapalım kabahat sende değil...  Sana aşık değilim. Halbuki dünyada sana aşık olmam icap ettiğini, sana da aşık olmadıktan sonra hiç kimseyi sevemeyeceğimi, bütün ümitlerimi terk etmek lazım geleceğini gayet iyi  biliyorum.  Ne kadar isterdim... Başka türlü olmayı ne kadar isterdim...  (Maria Puder)

 

* Demek ki insanlar birbirine ancak muayyen bir hadde kadar yaklaşabiliyorlar ve ondan sonra, daha fazla sokulmak için atılan her adım daha çok uzaklaştırıyor. (Maria Puder)

 

* Şimdi, geldiği kadar sebepsiz ve ani, çekilip gidiyordu. Fakat benim için bundan sonra eski uykuya dönmek imkanı yoktu. Yaşadığım müddetçe türlü türlü yerler gezecek, dilini bildiğim ve bilmediğim insanlarla tanışacak ve her yerde, herkeste onu, Maria Puder'i, Kürk Mantolu Madonna'yı arayacaktım. Onu bulamayacağımı daha şimdiden biliyordum. Fakat aramamak elimde olmayacaktı.Beni bütün ömrümce bir meçhulü, mevcut olmayan bir şeyi aramaya mahkum ediyordu. Bunu yapmamalıydı...

 

* Bu akşam anladım ki, bir insan diğer bir insana bazen hayata bağlandığından çok daha kuvvetli bağlarla sarılabilirmiş.

 

* Hayatımızın, birtakım ehemmiyetsiz teferruatın oyuncağı olduğunu, çünkü asıl hayatın teferruattan ibaret bulunduğunu görüyordum. Bizim mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.

 

* Hayatta en güvendiğim insana karşı duyduğum bu kırgınlık, adeta bütün insanlara dağılmıştı; çünkü o benim için bütün insanlığın timsaliydi.

 

* Bir hayatı baştan aşağı dolduracak kadar zangin olan hatıralar, böyle kısa bir zamana sıkıştırıldıkları için hakikattekinden daha canlı, daha tesirliydiler.

 

* Hayat ancak bir kere oynanan bir kumardır, ben onu kaybettim. İkinci defa oynayamam...     

 

 

( Sabahattin Ali, Kürk Mantolu Madonna, YKY )