« Önceki |

6/9/2008

şiirin mola yerleri

Burak Baysal    05/09/2008- Radikal Kitap


Şiir söz konusu olunca pek çok sanat disiplini de ister istemez söze katılıyor. Gerek metinler arası ilişkiler düzleminde gerekse farklı disiplinlerin geçirgenliği bağlamında ortaya ‘melez’ metinler çıktığını söyleyebiliriz. Böyle olduğu için bugün salt ‘saf şiir’den bahsetmenin imkânları ortadan kalkmış görünüyor. Şiiri ortaya çıkaran malzemenin doğasındaki başkalaşım ve çoğalma, şiir üzerine söz alanların sayısını da çoğaltıyor. Şiirin tanımının ‘kendi içinde’ olduğu anlayışı yerini, her şairin kendine mahsus bir şiir tanımına bırakmıştır. İlhan Berk, bunu Türk şiirinde köklü bir geleneğin olmamasıyla, herkesin şiir yazması ve şiir üzerine söz almasıyla açıklar. Buradan bakınca, bizde belli bir dönem (askerde, âşıkken, gurbette vs) hemen herkesin şiire bulaştığı, şiirin bulaşılabilecek, üstünkörü bir uğraş olduğu gerçeği de örneklerle önümüze seriliyor. Günümüz Türk şiiri üzerine konuşurken biz daha çok ‘modern’ şiiri işaret ediyoruz; fakat bugün şiirimizin geleneksel mimari imkânlarıyla (hece, aruz vs) yoluna devam eden, edebiyat çevrelerince ‘dikkate’ alınmayan binlerce insan var. Şiiri bir iç dökme yeri, bir sığınak gibi görenlerin sayısı tarihin hiçbir döneminde az olmadı. Şiir, bu topraklarda, bir kültür taşıyıcısı gibi dilin ovasında işleyip durdu. Bu akışı biraz da şiirin maddi yükünün az olması, fakat psikolojik malzemesinin her daim hazır bulunması sağladı, diyebiliriz. Sadece şiir yazmayıp şiir üzerine görüş de beyan eden insanların çetelesini tutmak oldukça zor bir iş. Çünkü şiir yazan hemen herkesin şiir üzerine söylediği yığınla söz var. Bu yığını, bir yumak gibi çözüp kalıcı, sağlam taraflarını toplayıp derlemek de ayrı bir çaba istiyor.


İki şair; Tozan Alkan ve Şeref Bilsel, bugüne dek –bu oylumda ve bu nitelikte- kimsenin cesaret edemediği bir çalışmayı ortaya çıkardı: “Şairin Günah Defteri”. Bu ismin içerisinde anlam yükleyebileceğimiz pek çok gönderme var. Platon’un devletinden kovulan, Şuara suresinde ‘sapıklık’la itham edilen ve her halükârda ‘muhalif’ bir kimlikle dolaşan ‘şair’in şiir üzerine söyledikleri bir ‘günah defteri’nde konaklayabilir ancak. Türk ve Dünya edebiyatında, geçmişten günümüze dek şiire ve şaire dair söylenmiş çarpıcı sözleri bir araya getiren kitap İkaros Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. Kitapta yer alan ifadeler, ‘tanım, saptama’ özellikleri gösteren aforizmalardan oluşuyor. Bu aforizmalardan kimi bir cümle boyutunda kimi ise bir paragraf… ama bütün ifadelerin içinde ‘şiir/şair’ kavramları yer alıyor. Bazı şiirlerin içinde geçen, şiiri tanımlayan dizelere de yer verilmiş. Kitap sadece şairlere ait aforizmalardan oluşmuyor; kimi tanınmış hikâye ve romancıların, filozofların şiir üzerine kısa özlü ifadelerine de yer veriyor. Herkesin ağzında dolaşan fakat kime ait olduğunu bilmediğimiz birçok sözün de gerçek sahibini “Şairin Günah Defteri” sayesinde öğreniyoruz. Bir şair ve şiir tanımları sözlüğü gibi de okunan bu çalışmayı ortaya çıkaran Tozan Alkan ve Şeref Bilsel, başta edebiyat dergilerindeki söyleşiler olmak üzere, dergilerin özel sayılarından, biyografı ve hâtıra kitaplarından, yıllık ve antolojilerden, edebiyat tarihi kitaplarından… yararlanmışlar. Türk şiirinde şiir üzerine bolca aforizma ortaya koymuş bazı isimler kitapta öne çıkıyor. Bunların başında; İlhan Berk, Salah Birsel, Behçet Necatigil, Nâzım Hikmet, Dağlarca, Necip Fazıl geliyor. Sadece şiirle organik bir birlikteliği olanların değil; nitelikli okurların, dil ve edebiyat öğrencilerinin başucunda bulunması gereken, derli toplu bir kaynak niteliğine sahip bir kitap “Şairin Günah Defteri”.


Türk şairleri üzerine etki etmiş yabancı birçok ünlü şarin (Baudelaire, Rilke, Rimbaud, Mallarme, Eluard, Jakob, Goethe, Neruda, Nerval, Nietzsche, Wilde, Hugo, Yesenin, Puşkin, Ritsos, Kavafis, Paund, Eliot vs) özdeyişleri de kitapta okunmayı bekliyor. Hazırlayıcılar, biz “şiirin ne olmadığını” ortaya koymak istedik diyorlar. Evet, bugün şiirin ne olmadığı konusunda algılar netleşmediği için şiir ortamımızda bir kaos yaşanıyor. Herkesin ‘kendi’ şairi olduğu bu ortamda maalesef nitelikli ürünler de dikkat çekmiyor. Özellikle gençler, kendilerinden önce şiir üzerine kafa yoranların tespitlerini okuyarak işe başlarsa şiiri daha fazla ciddiye alıp neyin ‘yeni’ olup olmadığı üzerine bir fikir edinmiş olacaklar. Böylece yeteneğin her şey olmadığı, okumadan yeni ve orijinal metinlerin ortaya konmayacağını da görme şansına sahip olabilirler. Şairin Günah Defteri’nde yerli ve yabancı 635 yazar/şairden birbirinden çarpıcı şiire ilişkin 2002 aforizma yer alıyor. Bunlardan birkaçına tadımlık olarak bakalım: “Bin acı birikse ancak bir şiir doğurur.”(Ahmet Erhan), “Şiir ne duyguyla yazılır, ne düşüncelerle. Şiir içimizdeki doğanın kımıldamasıdır.”(Fazıl Hüsnü Dağlarca), “Gerçek şiir, anlaşılmadan anlatan şiirdir.” (T.S.Eliot), “Şiir, gerçekliğin belirsizleştirilmesidir.” (Octavio Paz), “Şiir, kaybeden kazanıyor oyunudur ve gerçek şair, kazanmak için ölünceye dek kaybetmeyi seçer.”(Jean Paul Sartre), “Şiir, bilinen sözcüklerle bilinmeyen sözler oluşturmaktır.” (Melih Cevdet Anday),..


Tozan Alkan ve Şeref Bilsel’in ortaya koyduğu Şairin Günah Defteri bize, insanın en eski yol arkadaşlarından biri olan ‘şiirin’ tarih içinde uğradığı şairleri, konakladığı yerleri, yakalandığı yeni bakış açılarını göstermesi bakımından oldukça değerli bir kaynak.

 

ŞAİRİN GÜNAH DEFTERİ

Hazırlayanlar: Tozan Alkan-Şeref Bilsel

İkaros Yayınları
2008, 296 sayfa

1/7/2008

Unutma Bahçesi'nden

“İyi ki unutuyoruz, yoksa yaşayamayız diyen kimdi? Nietzsche mi? Unuttuğu için mi bir atın boynunda buldu deliliği?

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz, Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz...

Maraş öncesine, 1 Mayıs '77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, "hayata dönüş operasyonu" öncesine dönmeyeceğiz!

Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.

Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara... unutamayız... televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi...


Hiçbirimiz geri dönmemeliyiz! Unutmamalıyız!”

(Latife Tekin, "Unutma Bahçesi", s.275-276)

* Latife Tekin'e ve Onur Caymaz'a Karabük'te yapılan çirkinliği kınıyor, 2 Temmuz'u unutmadığımızı o değişmeyen / değişmeyecek zihniyete haykırıyoruz!..

24/5/2008

24 Mayıs 2008

 

Nasıl olsa yine bir gün

Döneriz bu yollardan geri

Senin bir elinde mendil

Ötekinde kuş sesleri...

                 C. Süreya

 

Sevgili dostum;

Ailen, dostların, öğrencilerin, tüm sevdiklerin yanındaydık bugün. Karanfillerle geldik sana. Uzun uzadıya, sessizce bir şeyler anlattık her birimiz. Sensiz geçen bir seneyi, öğretmenler odasına her girdiğimizde gözlerimizin nasıl seni aradığını ve yokluğuna hala alışamadığımızı... Ne gülüşünü unuttuk, ne de uğrunda savaştığın, seni sen yapan, seni insan yapan değerleri...

Yine uğrayacağız...

22/4/2008

yolda / jack kerouac

 

“Yolda’yı sanırım 1959’da okudum. Hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi.”   

-Bob Dylan-

 

Kitaptan:

 

* Amerika’nın ortasında, gençliğimin Doğusu ile geleceğimin Batısını ayıran çizgideydim; belki de olanlar bu yüzden tam orada ve o zaman oldu, o garip kızıl öğleden sonra.

 

* Sırtüstü uzanmış, gözlerimiz tavanda yatıyor ve Tanrı’nın hayatı bu kadar acıklı kılarken ne planladığını düşünüyorduk.

 

* İşinde sorunları olmasına ve sivri dilli bir kadınla kötü bir aşk hayatı yaşamasına rağmen, en azından gülmeyi nerdeyse dünyadaki herkesten daha iyi öğrenmişti.

 

* Kaybettiği her şeyi geri alma derdindeydi, kayıplarının sonu yoktu, hayat sonsuza kadar böyle devam edecekti.

 

* Onunla bir geceyi daha dünyadan gizlenerek geçirmeye karar verdim, sabah ne olacaksa olurdu.

 

* Terry’ye, gidiyorum dedim. Bütün gece bunu düşünmüş ve kabullenmişti. Bağda duygusuz duygusuz öptü beni; ardından da asma sırasının yanından ilerlemeye koyuldu. Birkaç adım attıktan sonra dönüp son kez birbirimize baktık, aşk bir düellodur çünkü.

 

* Ekimde yuvaya dönüyordum. Ekimde herkes yuvaya döner.

 

* Huzur aniden gelecek ve geldiğini fark etmeyeceğiz.

 

* İnsanlara kendi şaşkınlığımdan başka verecek şeyim yoktu.

 

* Hayattaki her şey, hayatın bütün yüzleri aynı küf kokulu odada toplanıyordu.

 

* Gecenin ortasında bir şeye karar vermeye çalışan ve önlerindeki karanlıkta geçmiş yüzyılların tüm ağırlığını taşıyan üç yeryüzü çocuğuyduk biz.

 

* Yolculuğumuzun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ”Hey!” diye bağırdı Dean. “Gidiyoruz işte!” direksiyona abanıp gazladı; havasını bulmuştu, herkes farkındaydı. Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkındaydık: hareket etmek. Ve hareket ettik!

 

* Sonunda çıkıp yalnız başıma rıhtıma yürüdüm. Çamurlu kıyıya oturup Mississippi Nehri’ni incelemek istiyordum; bunun yerine bir tel örgüye burnuma dayayıp öyle bakmak zorunda kaldım nehre. İnsanları nehirlerinden ayırmaya başlarsanız ne kalır geriye? Bürokrasi...

 

* Otuz beş sent ödeyip eski filmler gösteren bir sinemaya girdik, balkona yerleştik ve sabah kovulana kadar bir yere kıpırdamadık. O sinemadakilerin hepsi yolun sonuna gelmiş insanlardı: bir söylenti üzerine araba fabrikalarında çalışmaya gelmiş Alabamalı bitik zenciler; yaşlı beyaz serseriler; şaraplarını yanlarında taşıyan, yolun sonuna varmış uzun saçlı zamane gençleri; orospular; sıradan çiftler ve yapacak işi, gidecek yeri, inanacak kimsesi olmayan ev kadınları. Detroit elekten geçirilse bundan daha bitik bir topluluk elde edilemezdi.

 

* 1942’de dünyanın gelmiş geçmiş en iğrenç oyunlarından birinin yıldızıydım. Denizci olarak Boston’da bulunuyordum, Scollay Meydanı’ndaki Imperial Cafe’ye içmeye gitmiş, altmış bardak bira devirdikten sonra tuvalete kapanmış ve klozete sarılıp uyumuştum. Gece boyunca en az yüz denizci ve çeşit çeşit insan gelip, ben tanınmaz bir şekilde topraklaşana kadar üstüme her türlü duygusal pisliklerini saçmışlardı. Ne fark eder ki? İnsanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. Cennet nedir ki zaten? Yeryüzü nedir? Hepsi zihnimizde.

 

* Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Hiçliğin altüst olmuş gölünde ufak dalgalarız.

 

* Bir gün çocuklarımızın merakla, anne babalarının inişsiz çıkışsız, düzenli, resimlerin dondurduğu gibi durağan hayatlar yaşadıklarını, sabahları kalkıp hayatın kaldırımlarını gururla adımladıklarını sanarak, bizim esas yaşantılarımızın, esas gecelerimizin hırpani deliliğini, bitikliğini, cehennemini ve o anlamsız yol kâbusunu akıllarının ucundan bile geçirmeden bakacakları fotoğraflardı bunlar. Hepsi sonsuz ve başlangıçsız bir boşluğun içinde.

 

J.Kerouac, Yolda, Ayrıntı Yay., 2008

18/4/2008

geceye düşürülen sözler

 

"Biraz neşeli ve aptal olmanın kötü hiçbir yanı yok, kendini çok fazla ciddiye alıyorsun," dedi. "Tamam," dedim. "Kabul, bundan sonra neşeli ve aptal olacağım." Hemen, öyle itirazsız şartsız kabul etmem şaşırttı onu. Buna hazırlıklı değildi anlaşılan. Kısa bir sessizlik... "İşe okuduğun o her biri birbirinden kaçık yazarlardan başlayacağız. Hepsini hemen şimdi unutacaksın, artık hiçbirini okumayacaksın, kimseye de okutmayacaksın" dedi. "Bilmem," dedim. "Amaç yok, duygu yok, dostların yok, kitaplar yok, aşk yok, vazife var, sorumluluklar var. Ve ilk sorumluluğun, sorumluluğun kalkıncaya değin sorumlu olduğun kişilerle sevişmek!" Ciddiyeti çok komikti. Sorumluluklar kabul edildi, derhal yerine getirildi. Sevişmek güzeldi, ardından hemen uyumak gerekliydi. Gece, gece gibi yaşanmamalı, alternatif anlar yaratılmamalıydı. Bunun ne kadar tehlikeli olduğu defalarca tecrübe edilmişti. Bir kere erken yatmak, sabah erken uyanmak gerekliydi. Yatmadan önce bir liste yapmam istendi. Tuhaf, şakacı bir sesti. Ve o sesin söylediklerini ciddiye almak daha da tuhaftı tabii...

Yaptım.

 

Liste

 

* O kaçıkların hiçbirini bir daha okumayacağım.

* Kaçık olan ya da kendini kaçık zanneden kimseye aşık olmayacağım.

* Karadeniz'de bir sahil kasabasına yerleşeceğim.

* Artık rakı-balıktan nefret etmeyeceğim.

* Sık sık mastürbasyon yapacağım. Bu yolla, beni zehirleyen o yazar / şair tayfasını ve bilumum şahsiyeti bünyemden atacağım. (küçükiskender kalabilir!..)

* Yoksa ses beni sapık mı yapacak diye gereksiz bir endişeye kapılmayacak, dediklerini yapmaya devam edeceğim.

* Amerikan sinemasını protesto edecek, Hint sinemasını şiddetle takip edeceğim.

* Kısa sürede öğreneceğim Hint danslarında bana eşlik edecek bir kadın bulacağım.

* Beş kadın bulacağım.

* Sabah akşam arabesk dinleyeceğim.  

* Sevimli bir HİÇ olarak adımı insanların belleğine kazıyacağım.

* "Bunu nasıl yapıcam? Bunu nasıl yapıcam, allahım?" diyerek her zamanki gibi daralmayacağım.

* Artık daralmayacağım.

* Ses bana yardımcı olacak ve hep yanımda olacak. 

* Ona olrick,  yorick gibi komik, ecnebi isimler vermeyeceğim.

 

(kendiniprenssanankurbaa'dan eski bi liste!..)

31/3/2008

beyaz ev / erkut taçkın

 

***

o evde geçse bir ömür az
tüter gözümde aklımdan çıkmaz
orada tatmıştık mutluluğu
kaldı uzakta o en derin haz
***

29/3/2008

ben buradayım... / nil kara

1/3/2008

gerçek / baskın kara

birlikte duruyoruz uçurumun kenarında
birlikte dönüyor başımız
uzak iklimlere yağan yağmurlardandır ıslanmamız
yakınımızda duran gerçek
kendi uzaklığımız


su temizse kendini temizler önce
kirliyse önce kendini kirletir
taş suya düşünce
kendi halkalarıyla buluşur kendinde


içine düştüğümüz tuzak
önceden yazılan öykümüz

seçemediğimiz öyküdür yaşamak...
bundandır küskünlüğümüz


BASKIN KARA

9/2/2008

kutlama

Bunca pisliğin içinde çok güzel, mutlu bir haber aldık dostlarımızdan:

Değerli şairlerimizden / dostlarımızdan Şeref Bilsel ve Betül Dünder'in bir oğlu oldu. Tebrik ediyor, ailenin bu yeni üyesi, Poyraz bebeğe aramıza ve dünyaya  HOŞ GELDİN diyoruz. Analı, babalı ve tabii ki şiirli büyüsün. 100. yazımız geleceğin büyük şair adayı Poyraz Bilsel'e kısmetmiş. Ya da kısmetsiz mi diyelim? Anne şair, baba şair... Çocuk kitaptan, şiirden nefret etmese bari!..

6/2/2008

SAATLER / GEYİKLER'den

rüzgâr hediye edilebilseydi eğer

sana rüzgâr hediye etmek

isterdim. sarı yapraklı bir ormanda

iki geyik havaya sıçrayıp

öpüşüyor. boynuzları birbirine

dolanmış. açamıyorlar. sarı yapraklı

bir ormanda. Ata Nur kahve falında

görüyor bunları.


gizem bir geyik başı gibi

uzanıyor aramızda. boynuzlarında

senin karmaşan ve sana ait

bilmediğim ve bilmek istemediğim

onca şey. buna benzer çözemediğim

birçok şey ormanda sarı yapraklar

birer ikişer düşmeye başladığı

zaman saçlarının arasından.
sarı bir yaprak fosili boynunun

tam kenarında.

...
iki geyik ormanın kuytularında
birbirine sarılmış yatıyor.
boynuzları birbirine geçmiş...


...
kırmızı bir yunusun

havada sıçraması olurdu senin

gülüşün ama gülmüyorsun.
beni boğmak mı istiyorsun?
benim zaten boğulduğumu

fark etmiyor musun?


...

geyiğin boynunda kırmızı bir leke var.
melankolimin tozu alındığı zaman

kanayan bir yürek çıkacak ortaya.
iki geyiğin birbirine geçtiği

yerde orman ışığı kırılıyor.
kalbin ilmini yap diyor bir ses.
aortanın kırmızılığı gibi geyiğin

boynunda bir kırmızı leke...


...

kırmızı bir mermerde geyik silueti;
geyiğin boynunu tuttuğum zaman

elimde kalan pas lekesi ya da

böyle birşey seni anlamaya

çalışmak. beni sevdiğin zaman

yeşil kadife tüylü bir geyik

ormanda su içiyor. ya da yeşil

kadife tüylü bir su akıyor

boynuzlarımızın arasından.


...

bana gelince

ben mutluyum sensiz

neden bilmiyorum ama öyle işte.

bedenim tanımıyor aorta /amor’u.

daha korkunç şeyler bildim çünkü

delilik gibi...

deliliğin ülkesinde bilekler kesilmez.

saatlerden geyik kanı akmaz.

deliliğin ülkesinde hiçbir şey olmaz.

saatler geçmek bilmez.

bütün saatler pırlanta kesiği

bilekler gibidir geyikler metafizik

bir acıyla inlerken.

bir inşaaat işçisinin güneşte

bayılışı gibidir, spleen,

aorta / amaor’la saatlere inerken.

 

bir balığın kesik boynu gibidir

spleen
dünya tatsızlığı kristalleşirken

kimyasal bir çözeltide.
hiç bir şeyi çözemezsin...
bileklerini de kesemezsin
anti-maddeye kaçmak istersin sadece

uyuşturucular kanını dondururken

plazma saatlerde.
bazen ama bir insanla bir şey olur
kısa süren bir şey
iki geyiğin sıçrayıp havada öpüşmesi gibi
bazı insanlarla

yıllarca görüşsen de

bir şey olmaz.

 

...
seninle biz hiç kavga etmeyelim
çünkü geyikler kavga ettiğinde

boynuzları birbirine dolanır ve
ölürlermiş.

gece saat 3:30. senin için birşeyler

yazmak istiyorum ama gözlerinin

karşılaştığın insanlara nasıl sevgiyle

baktığından başka birşey gelmiyor

aklıma.içimdeyken bana bakışın

bir de. kumru değiliz biz
geyiklerin sonu da çok acıklı
ne kalıyor geriye?


...
gece 10’a doğru aradın. birkaç gün

sonra dolunay olacağını, rakı içeceğini

ve denize deniz kızları için

biraz rakı dökeceğini söyledin.
kıskandırmanın daha zarif bir

yöntemi olamazdı ama beni daha

fazla kıskandırma olur mu?
dayanamam ben buna.

taş kesilir boynuzlarım.
içimdeki kuş ölür


doğuya bakan yüzünle bak bana

ve kalbimin bir porselen gibi olduğunu

hiç unutma. çocuk gibi olduğumu

söylemiştin zaten.çocuk gibi yazdığımı

biliyorum bu kitapta
kırmızı mürekkeple boyanmış bir

çocuk başı uyuyor kalbimde.
fosforlu gözleri açıklanamayan

şeylerin merkezi gibi. tıpkı bunun

gibi açıklanamayan şeylerin merkezi

olsun isterdim bu kitap; hiç

kumru olamamış bir çocuk izini

bırakırken onun üstünde; ararken

bir kumru oluş halini...

 

bir ilişki bitince ne olur?

bir ilişki bitince ne olur?

bir kumru sormaz bunu

ama ben bunu soruyorum kendime sürekli

ve mütemadiyen bu kitapta

ararken bir kumru oluş halini.

...

(Lale Müldür, Saatler / Geyikler, YKY, 2001)

 

"Bir balığın kesik boynu gibidir spleen"

Yıllar önce bir dostumun evinde büyülenerek okuduğum, ondan istemeye  / (ç)al- maya utandığım bir kitaptı "Saatler / Geyikler". Sonra araya ne girdi ve ne olduysa satın almayı unutmuşum. Bugünlerde aklıma düştü gene o nefis dizeler. Bir kriz geçirir gibi aradım durdum bütün kitapçılarda. Baskısı tükenen bir kitap...  Derken mutlu son!.. Kimi dizelerini yazmak istedim şimdi, benim için sıkıntı dolu ve asla unutulmayacak bir günün tarihini düşerek!.. (6 Şubat 2008) 

(BuRaK)