« Önceki | Sonraki »

6/9/2008

şiirin mola yerleri

Burak Baysal    05/09/2008- Radikal Kitap


Şiir söz konusu olunca pek çok sanat disiplini de ister istemez söze katılıyor. Gerek metinler arası ilişkiler düzleminde gerekse farklı disiplinlerin geçirgenliği bağlamında ortaya ‘melez’ metinler çıktığını söyleyebiliriz. Böyle olduğu için bugün salt ‘saf şiir’den bahsetmenin imkânları ortadan kalkmış görünüyor. Şiiri ortaya çıkaran malzemenin doğasındaki başkalaşım ve çoğalma, şiir üzerine söz alanların sayısını da çoğaltıyor. Şiirin tanımının ‘kendi içinde’ olduğu anlayışı yerini, her şairin kendine mahsus bir şiir tanımına bırakmıştır. İlhan Berk, bunu Türk şiirinde köklü bir geleneğin olmamasıyla, herkesin şiir yazması ve şiir üzerine söz almasıyla açıklar. Buradan bakınca, bizde belli bir dönem (askerde, âşıkken, gurbette vs) hemen herkesin şiire bulaştığı, şiirin bulaşılabilecek, üstünkörü bir uğraş olduğu gerçeği de örneklerle önümüze seriliyor. Günümüz Türk şiiri üzerine konuşurken biz daha çok ‘modern’ şiiri işaret ediyoruz; fakat bugün şiirimizin geleneksel mimari imkânlarıyla (hece, aruz vs) yoluna devam eden, edebiyat çevrelerince ‘dikkate’ alınmayan binlerce insan var. Şiiri bir iç dökme yeri, bir sığınak gibi görenlerin sayısı tarihin hiçbir döneminde az olmadı. Şiir, bu topraklarda, bir kültür taşıyıcısı gibi dilin ovasında işleyip durdu. Bu akışı biraz da şiirin maddi yükünün az olması, fakat psikolojik malzemesinin her daim hazır bulunması sağladı, diyebiliriz. Sadece şiir yazmayıp şiir üzerine görüş de beyan eden insanların çetelesini tutmak oldukça zor bir iş. Çünkü şiir yazan hemen herkesin şiir üzerine söylediği yığınla söz var. Bu yığını, bir yumak gibi çözüp kalıcı, sağlam taraflarını toplayıp derlemek de ayrı bir çaba istiyor.


İki şair; Tozan Alkan ve Şeref Bilsel, bugüne dek –bu oylumda ve bu nitelikte- kimsenin cesaret edemediği bir çalışmayı ortaya çıkardı: “Şairin Günah Defteri”. Bu ismin içerisinde anlam yükleyebileceğimiz pek çok gönderme var. Platon’un devletinden kovulan, Şuara suresinde ‘sapıklık’la itham edilen ve her halükârda ‘muhalif’ bir kimlikle dolaşan ‘şair’in şiir üzerine söyledikleri bir ‘günah defteri’nde konaklayabilir ancak. Türk ve Dünya edebiyatında, geçmişten günümüze dek şiire ve şaire dair söylenmiş çarpıcı sözleri bir araya getiren kitap İkaros Yayınları tarafından okurla buluşturuldu. Kitapta yer alan ifadeler, ‘tanım, saptama’ özellikleri gösteren aforizmalardan oluşuyor. Bu aforizmalardan kimi bir cümle boyutunda kimi ise bir paragraf… ama bütün ifadelerin içinde ‘şiir/şair’ kavramları yer alıyor. Bazı şiirlerin içinde geçen, şiiri tanımlayan dizelere de yer verilmiş. Kitap sadece şairlere ait aforizmalardan oluşmuyor; kimi tanınmış hikâye ve romancıların, filozofların şiir üzerine kısa özlü ifadelerine de yer veriyor. Herkesin ağzında dolaşan fakat kime ait olduğunu bilmediğimiz birçok sözün de gerçek sahibini “Şairin Günah Defteri” sayesinde öğreniyoruz. Bir şair ve şiir tanımları sözlüğü gibi de okunan bu çalışmayı ortaya çıkaran Tozan Alkan ve Şeref Bilsel, başta edebiyat dergilerindeki söyleşiler olmak üzere, dergilerin özel sayılarından, biyografı ve hâtıra kitaplarından, yıllık ve antolojilerden, edebiyat tarihi kitaplarından… yararlanmışlar. Türk şiirinde şiir üzerine bolca aforizma ortaya koymuş bazı isimler kitapta öne çıkıyor. Bunların başında; İlhan Berk, Salah Birsel, Behçet Necatigil, Nâzım Hikmet, Dağlarca, Necip Fazıl geliyor. Sadece şiirle organik bir birlikteliği olanların değil; nitelikli okurların, dil ve edebiyat öğrencilerinin başucunda bulunması gereken, derli toplu bir kaynak niteliğine sahip bir kitap “Şairin Günah Defteri”.


Türk şairleri üzerine etki etmiş yabancı birçok ünlü şarin (Baudelaire, Rilke, Rimbaud, Mallarme, Eluard, Jakob, Goethe, Neruda, Nerval, Nietzsche, Wilde, Hugo, Yesenin, Puşkin, Ritsos, Kavafis, Paund, Eliot vs) özdeyişleri de kitapta okunmayı bekliyor. Hazırlayıcılar, biz “şiirin ne olmadığını” ortaya koymak istedik diyorlar. Evet, bugün şiirin ne olmadığı konusunda algılar netleşmediği için şiir ortamımızda bir kaos yaşanıyor. Herkesin ‘kendi’ şairi olduğu bu ortamda maalesef nitelikli ürünler de dikkat çekmiyor. Özellikle gençler, kendilerinden önce şiir üzerine kafa yoranların tespitlerini okuyarak işe başlarsa şiiri daha fazla ciddiye alıp neyin ‘yeni’ olup olmadığı üzerine bir fikir edinmiş olacaklar. Böylece yeteneğin her şey olmadığı, okumadan yeni ve orijinal metinlerin ortaya konmayacağını da görme şansına sahip olabilirler. Şairin Günah Defteri’nde yerli ve yabancı 635 yazar/şairden birbirinden çarpıcı şiire ilişkin 2002 aforizma yer alıyor. Bunlardan birkaçına tadımlık olarak bakalım: “Bin acı birikse ancak bir şiir doğurur.”(Ahmet Erhan), “Şiir ne duyguyla yazılır, ne düşüncelerle. Şiir içimizdeki doğanın kımıldamasıdır.”(Fazıl Hüsnü Dağlarca), “Gerçek şiir, anlaşılmadan anlatan şiirdir.” (T.S.Eliot), “Şiir, gerçekliğin belirsizleştirilmesidir.” (Octavio Paz), “Şiir, kaybeden kazanıyor oyunudur ve gerçek şair, kazanmak için ölünceye dek kaybetmeyi seçer.”(Jean Paul Sartre), “Şiir, bilinen sözcüklerle bilinmeyen sözler oluşturmaktır.” (Melih Cevdet Anday),..


Tozan Alkan ve Şeref Bilsel’in ortaya koyduğu Şairin Günah Defteri bize, insanın en eski yol arkadaşlarından biri olan ‘şiirin’ tarih içinde uğradığı şairleri, konakladığı yerleri, yakalandığı yeni bakış açılarını göstermesi bakımından oldukça değerli bir kaynak.

 

ŞAİRİN GÜNAH DEFTERİ

Hazırlayanlar: Tozan Alkan-Şeref Bilsel

İkaros Yayınları
2008, 296 sayfa

2/7/2008

2 Temmuz 1993


(Metin Altıok, Hasret Gültekin ve Behçet Aysan’ın Madımak'taki korkunç bekleyişlerinin resmi. Son resim!..)

“Sıvası dökülmüş kahpe bir duvar gibi
 Sivas'ı dökülmüş bir Türkiye kaldı içimizde.”

1/7/2008

madımak oteli / akgün akova

_Sivastopal, 2 temmuz 1993,

37 ölü,

milyonlarca şiir yaralı._

 

sizleri tanıyordum

sabahları geçerek önümden giderdiniz işlerinize

siz

kendini amber ağacı sanan karalahana suratlı manav

yüreğini örümceklere diktiren terzi çırağı

siz

çocuklara çarpıp kaçma eğilimli belediye şoförü

maçlarda peygamberlere küfreden zabıta memuru

evet siz

siz

öğrencilerine Atatürk heykelini tokatlatan öğrenci yurdu müdürü

yani siz beyefendi

siz

çanakçılar, kışkırtıcılar, kibritçiler

melek boğazlayıcılar

sahte itfa’ye aslanları

siz

cinayet sonrası toz olan pır pır sultan imamlar

bayat yeşil biberler

kanat düşmanları

sizleri tanıyordum

kutu kutu odalarım kol kanat gerdi askerlik anılarınıza

banka cüzdanlarınıza

astım ilaçlarınıza

kiminiz evden kovuldunuz bende yattınız sabaha kadar zik zak

korudum sizi göktaşlarından ve ay çarpmalarından

çocukluk arkadaşınızdı otel kayıt memuru önce onu yaktınız

türküleri yaktınız şiirleri yaktınız

doğru sözü yaktınız

 

akşamları geçerek önümden gidersiniz evlerinize

yıkıntıma sinsi sinsi gülersiniz

kapıda sizi karşılayan çocuklarınız

onlar da öğrenir bir gün

içindeki insanlarla yaktığınız

bir otelin

sonsuza dek

kül tüküreceğini yüzünüze.

 

Akgün Akova

30/6/2008

Unutma Bahçesi'nden

“İyi ki unutuyoruz, yoksa yaşayamayız diyen kimdi? Nietzsche mi? Unuttuğu için mi bir atın boynunda buldu deliliği?

Unuttuğu için mi delirir insan, unutamadığı için mi? Bir daha asla geri dönemeyeceğiz; bir daha asla cennet bahçesine dönemeyeceğiz, masumiyete dönemeyeceğiz, Auschwitz öncesine, Hiroşima öncesine dönmeyeceğiz, Vietnam öncesine, Cezayir, Filistin, Irak öncesine dönemeyeceğiz...

Maraş öncesine, 1 Mayıs '77 öncesine, 12 Eylül öncesine, Sivas öncesine, "hayata dönüş operasyonu" öncesine dönmeyeceğiz!

Hepimize dışkı yedirilmemiş gibi, makadımıza cop sokulmamış gibi, kolumuzu iş makinesi koparmamış gibi yapamayız; kurşuna dizilmemişiz gibi, işkence görmemişiz gibi, gece baskınlarında götürülmüş ve bir daha geri dönmemişiz gibi yapamayız.

Çocukluğumuza tecavüz edilmemiş gibi, aşklarımız ve inançlarımız elimizden sökülüp alınmamış gibi, töre cinayetlerinde öldürülmemiş, bilmem kaç kez çığlık çığlığa uyanmamışız gibi duvara... unutamayız... televizyon karşısına geçip, sersem sersem gülüp oynayanları aynı şevk ve heyecanla seyredemeyiz hiçbir şey olmamış gibi...


Hiçbirimiz geri dönmemeliyiz! Unutmamalıyız!”

(Latife Tekin, "Unutma Bahçesi", s.275-276)

* Latife Tekin'e ve Onur Caymaz'a Karabük'te yapılan çirkinliği kınıyor, 2 Temmuz'u unutmadığımızı o değişmeyen / değişmeyecek zihniyete haykırıyoruz!..

24/5/2008

24 Mayıs 2008

 

Nasıl olsa yine bir gün

Döneriz bu yollardan geri

Senin bir elinde mendil

Ötekinde kuş sesleri...

                 C. Süreya

 

Sevgili dostum;

Ailen, dostların, öğrencilerin, tüm sevdiklerin yanındaydık bugün. Karanfillerle geldik sana. Uzun uzadıya, sessizce bir şeyler anlattık her birimiz. Sensiz geçen bir seneyi, öğretmenler odasına her girdiğimizde gözlerimizin nasıl seni aradığını ve yokluğuna hala alışamadığımızı... Ne gülüşünü unuttuk, ne de uğrunda savaştığın, seni sen yapan, seni insan yapan değerleri...

Yine uğrayacağız...

21/4/2008

yolda / jack kerouac

 

“Yolda’yı sanırım 1959’da okudum. Hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi.”   

-Bob Dylan-

 

Kitaptan:

 

* Amerika’nın ortasında, gençliğimin Doğusu ile geleceğimin Batısını ayıran çizgideydim; belki de olanlar bu yüzden tam orada ve o zaman oldu, o garip kızıl öğleden sonra.

 

* Sırtüstü uzanmış, gözlerimiz tavanda yatıyor ve Tanrı’nın hayatı bu kadar acıklı kılarken ne planladığını düşünüyorduk.

 

* İşinde sorunları olmasına ve sivri dilli bir kadınla kötü bir aşk hayatı yaşamasına rağmen, en azından gülmeyi nerdeyse dünyadaki herkesten daha iyi öğrenmişti.

 

* Kaybettiği her şeyi geri alma derdindeydi, kayıplarının sonu yoktu, hayat sonsuza kadar böyle devam edecekti.

 

* Onunla bir geceyi daha dünyadan gizlenerek geçirmeye karar verdim, sabah ne olacaksa olurdu.

 

* Terry’ye, gidiyorum dedim. Bütün gece bunu düşünmüş ve kabullenmişti. Bağda duygusuz duygusuz öptü beni; ardından da asma sırasının yanından ilerlemeye koyuldu. Birkaç adım attıktan sonra dönüp son kez birbirimize baktık, aşk bir düellodur çünkü.

 

* Ekimde yuvaya dönüyordum. Ekimde herkes yuvaya döner.

 

* Huzur aniden gelecek ve geldiğini fark etmeyeceğiz.

 

* İnsanlara kendi şaşkınlığımdan başka verecek şeyim yoktu.

 

* Hayattaki her şey, hayatın bütün yüzleri aynı küf kokulu odada toplanıyordu.

 

* Gecenin ortasında bir şeye karar vermeye çalışan ve önlerindeki karanlıkta geçmiş yüzyılların tüm ağırlığını taşıyan üç yeryüzü çocuğuyduk biz.

 

* Yolculuğumuzun başında yağmur çiseliyordu ve esrarengiz bir hava vardı. Büyük bir sis destanına tanık olacaktık anlaşılan. ”Hey!” diye bağırdı Dean. “Gidiyoruz işte!” direksiyona abanıp gazladı; havasını bulmuştu, herkes farkındaydı. Hepimiz keyifliydik, karmaşayı ve anlamsızlığı arkada bıraktığımızın, zamanla ilgili tek ve yüce işlevimizi yerine getirmekte olduğumuzun farkındaydık: hareket etmek. Ve hareket ettik!

 

* Sonunda çıkıp yalnız başıma rıhtıma yürüdüm. Çamurlu kıyıya oturup Mississippi Nehri’ni incelemek istiyordum; bunun yerine bir tel örgüye burnuma dayayıp öyle bakmak zorunda kaldım nehre. İnsanları nehirlerinden ayırmaya başlarsanız ne kalır geriye? Bürokrasi...

 

* Otuz beş sent ödeyip eski filmler gösteren bir sinemaya girdik, balkona yerleştik ve sabah kovulana kadar bir yere kıpırdamadık. O sinemadakilerin hepsi yolun sonuna gelmiş insanlardı: bir söylenti üzerine araba fabrikalarında çalışmaya gelmiş Alabamalı bitik zenciler; yaşlı beyaz serseriler; şaraplarını yanlarında taşıyan, yolun sonuna varmış uzun saçlı zamane gençleri; orospular; sıradan çiftler ve yapacak işi, gidecek yeri, inanacak kimsesi olmayan ev kadınları. Detroit elekten geçirilse bundan daha bitik bir topluluk elde edilemezdi.

 

* 1942’de dünyanın gelmiş geçmiş en iğrenç oyunlarından birinin yıldızıydım. Denizci olarak Boston’da bulunuyordum, Scollay Meydanı’ndaki Imperial Cafe’ye içmeye gitmiş, altmış bardak bira devirdikten sonra tuvalete kapanmış ve klozete sarılıp uyumuştum. Gece boyunca en az yüz denizci ve çeşit çeşit insan gelip, ben tanınmaz bir şekilde topraklaşana kadar üstüme her türlü duygusal pisliklerini saçmışlardı. Ne fark eder ki? İnsanların dünyasında adsız olmak cennette ünlü olmaktan iyidir. Cennet nedir ki zaten? Yeryüzü nedir? Hepsi zihnimizde.

 

* Hepimiz aynı yolun yolcusuyuz. Hiçliğin altüst olmuş gölünde ufak dalgalarız.

 

* Bir gün çocuklarımızın merakla, anne babalarının inişsiz çıkışsız, düzenli, resimlerin dondurduğu gibi durağan hayatlar yaşadıklarını, sabahları kalkıp hayatın kaldırımlarını gururla adımladıklarını sanarak, bizim esas yaşantılarımızın, esas gecelerimizin hırpani deliliğini, bitikliğini, cehennemini ve o anlamsız yol kâbusunu akıllarının ucundan bile geçirmeden bakacakları fotoğraflardı bunlar. Hepsi sonsuz ve başlangıçsız bir boşluğun içinde.

 

J.Kerouac, Yolda, Ayrıntı Yay., 2008

18/4/2008

geceye düşürülen sözler

 

"Biraz neşeli ve aptal olmanın kötü hiçbir yanı yok, kendini çok fazla ciddiye alıyorsun," dedi. "Tamam," dedim. "Kabul, bundan sonra neşeli ve aptal olacağım." Hemen, öyle itirazsız şartsız kabul etmem şaşırttı onu. Buna hazırlıklı değildi anlaşılan. Kısa bir sessizlik... "İşe okuduğun o her biri birbirinden kaçık yazarlardan başlayacağız. Hepsini hemen şimdi unutacaksın, artık hiçbirini okumayacaksın, kimseye de okutmayacaksın" dedi. "Bilmem," dedim. "Amaç yok, duygu yok, dostların yok, kitaplar yok, aşk yok, vazife var, sorumluluklar var. Ve ilk sorumluluğun, sorumluluğun kalkıncaya değin sorumlu olduğun kişilerle sevişmek!" Ciddiyeti çok komikti. Sorumluluklar kabul edildi, derhal yerine getirildi. Sevişmek güzeldi, ardından hemen uyumak gerekliydi. Gece, gece gibi yaşanmamalı, alternatif anlar yaratılmamalıydı. Bunun ne kadar tehlikeli olduğu defalarca tecrübe edilmişti. Bir kere erken yatmak, sabah erken uyanmak gerekliydi. Yatmadan önce bir liste yapmam istendi. Tuhaf, şakacı bir sesti. Ve o sesin söylediklerini ciddiye almak daha da tuhaftı tabii...

Yaptım.

 

Liste

 

* O kaçıkların hiçbirini bir daha okumayacağım.

* Kaçık olan ya da kendini kaçık zanneden kimseye aşık olmayacağım.

* Karadeniz'de bir sahil kasabasına yerleşeceğim.

* Artık rakı-balıktan nefret etmeyeceğim.

* Sık sık mastürbasyon yapacağım. Bu yolla, beni zehirleyen o yazar / şair tayfasını ve bilumum şahsiyeti bünyemden atacağım. (küçükiskender kalabilir!..)

* Yoksa ses beni sapık mı yapacak diye gereksiz bir endişeye kapılmayacak, dediklerini yapmaya devam edeceğim.

* Amerikan sinemasını protesto edecek, Hint sinemasını şiddetle takip edeceğim.

* Kısa sürede öğreneceğim Hint danslarında bana eşlik edecek bir kadın bulacağım.

* Beş kadın bulacağım.

* Sabah akşam arabesk dinleyeceğim.  

* Sevimli bir HİÇ olarak adımı insanların belleğine kazıyacağım.

* "Bunu nasıl yapıcam? Bunu nasıl yapıcam, allahım?" diyerek her zamanki gibi daralmayacağım.

* Artık daralmayacağım.

* Ses bana yardımcı olacak ve hep yanımda olacak. 

* Ona olrick,  yorick gibi komik, ecnebi isimler vermeyeceğim.

 

(kendiniprenssanankurbaa'dan eski bi liste!..)

31/3/2008

beyaz ev / erkut taçkın

 

***

o evde geçse bir ömür az
tüter gözümde aklımdan çıkmaz
orada tatmıştık mutluluğu
kaldı uzakta o en derin haz
***

28/3/2008

ben buradayım... / nil kara

29/2/2008

gerçek / baskın kara

birlikte duruyoruz uçurumun kenarında
birlikte dönüyor başımız
uzak iklimlere yağan yağmurlardandır ıslanmamız
yakınımızda duran gerçek
kendi uzaklığımız


su temizse kendini temizler önce
kirliyse önce kendini kirletir
taş suya düşünce
kendi halkalarıyla buluşur kendinde


içine düştüğümüz tuzak
önceden yazılan öykümüz

seçemediğimiz öyküdür yaşamak...
bundandır küskünlüğümüz


BASKIN KARA